Bir ülkenin en sessiz yeridir okul.
En azından öyle olması gerekir.
Teneffüs zilinin, kahkahanın,
defter kenarına çizilen küçük hayallerin sesiyle dolu…
Ama artık bazı kapılar
çocukları değil, korkuyu içeri alıyor.
Türkiye, birkaç gün içinde yaşanan iki ayrı okul saldırısıyla sarsıldı.
Birinde yaralılar, diğerinde kaybedilen hayatlar…
Henüz çocuk olanların,
henüz başlamamış hayatlarının ortasında kesilen bir çizgi. �
euronews +1
Bir çocuk, bir okula silahla giriyor.
Bu cümle bile başlı başına bir kırılma.
Çünkü mesele sadece bir “olay” değil—
bir şeylerin çoktan çözülmüş olması.
Bir sınıfın içinde
tahtada yazılı kalan bir cümle,
yarım bırakılmış bir ders,
ve bir daha tamamlanamayacak hayatlar…
Biz hep “neden?” diye soruyoruz.
Ama belki de soru değişmeli:
Nasıl oldu da bu noktaya geldik?
Nasıl oldu da bir çocuk,
öfkesini kelimelerle değil,
kurşunlarla anlatmayı öğrendi?
Nasıl oldu da okul,
bilginin değil, korkunun mekânına dönüştü?
Bu sadece bir güvenlik meselesi değil.
Bu bir yalnızlık meselesi.
Bir duyulmama meselesi.
Bir çocuğun içindeki karanlığın
fark edilmemesi meselesi.
Çünkü hiçbir çocuk
bir sabah uyanıp
“bugün bir hayatı yok edeceğim” diye başlamaz güne.
Birikir.
Sessizce.
Görülmeden.
Ve sonra…
Bir gün,
en masum yerlerden biri
en ağır acının sahnesine dönüşür.
Ama asıl soru şu:
Biz bu hikâyeyi
her seferinde sadece “üzülerek” mi kapatacağız?
Yoksa gerçekten
duymaya, görmeye, anlamaya mı başlayacağız?
Çünkü kaybedilen sadece o gün değil.
Bir ülkenin çocukluğu
biraz daha eksiliyor her defasında.
Ve belki de en acı cümle:
Bir çocuğu koruyamayan dünya,
hiçbir şeyi gerçekten koruyamaz.












