
Bu bir vicdan yazısı değil.
Bu bir sorumluluk çağrısıdır.
Bugün bir salonda konuştum.
Sokak hayvanlarını…
birlikte yaşamanın sorumluluğunu…
Anlatmadım.
Hesap sordum.
Bu şehir kime ait?
Bu ülke kime ait?
Bu dünya kime ait?
Sadece insana mı?
Hayır.
Bu dünya, paylaştığımız tüm canlılara aittir.
Ama bu ülkede…
hak paylaşılmıyor.
Hayvan hakları konuşulmuyor.
Yok sayılıyor.
İhlal ediliyor.
Sokakta bir kediye tekme atılıyor.
Bir köpek sürükleniyor.
Kamera varsa görüyoruz.
Yoksa?
Hiç olmamış sayılıyor.
4 Nisan geliyor.
Paylaşımlar yapılıyor.
Ertesi gün?
Sessizlik.
Bazen daha kötüsü oluyor:
Hayvanlar “uyutuluyor.”
Bu bir çözüm değildir.
Bu, sorunun üzerini örtmektir.
Ama mesele sadece bu da değil.
Hayvanlar zaman zaman
keyfi ve bilinçsiz müdahalelerle de yaşamını kaybediyor.
İnanç, gelenek ya da başka gerekçelerle
bir canlının yaşam hakkı ortadan kaldırılamaz.
Hiçbir gerekçe,
bir canlının yaşam hakkından üstün değildir.
Sorun hayvanlar değil.
Sorun sistem.
O halde açık söyleyelim:
Bu ülkede sokak hayvanlarıyla ilgili çalışan bağımsız ve doğrudan sorumlu bir yapı yok.
Tarım ve hayvancılık politikaları
büyükbaş ve ekonomik hayvanlar üzerinden yürütülüyor.
Sokak hayvanları ise bu sistemin dışında kalıyor.
Bu bir eksiklik değil.
Bu bir boşluk.
Bu boşluk her gün yeni bir soruna dönüşüyor.
Bu yüzden:
Bağımsız bir yapı kurulmak zorundadır.
Çünkü çözüm bellidir:
Ücretsiz aşı hizmeti.
Erişilebilir veteriner desteği.
Gerçek denetimli barınaklar.
Sahiplendirmeyi teşvik eden sistemler.
Bugün bir hayvana bakmak ekonomik olarak birçok insan için zor.
Bu zorluk azaltılmadıkça,
sorumluluk yaygınlaşmaz.
Dünya ne yaptı?
Sistem kurdu.
Kısırlaştırdı.
Sahiplendirdi.
Sorumluluk aldı.
Biz ne yapıyoruz?
Tartışıyoruz.
Bekliyoruz.
Geçiştiriyoruz.
Sorumluluğu birbirimize atıyoruz.
Merhamet yetmez.
Sorumluluk gerekir.
Mesele sokak hayvanları değil.
Mesele, bu ülkede yaşam hakkının kime ait olduğudur.












