
BU BİR İŞ BANKASI YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir banka yazısı da değildir.
Bu, bir toplumun neden artık yalnızca geçim derdini değil, geleceğini de kaybetmekten korktuğunu sorgulama yazısıdır.
Bir ülkede açlık sınırı her ay biraz daha yükseliyorsa…
Yoksulluk, milyonlarca insanın günlük gerçeği hâline gelmişse…
Hazine’nin açıkladığı borç rakamları her geçen gün daha ağır bir tabloyu gösteriyorsa…
Pazarda fiyat, evde kira, mutfakta geçim hesabı konuşuluyorsa…
Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor, emekliler ay sonunu hesaplıyorsa…
İşte tam da böyle bir dönemde Türkiye İş Bankası yeniden tartışılıyor.
İlk bakışta bunların birbirleriyle ilgisi yokmuş gibi görünüyor.
Oysa hepsinin ortak adı aynıdır: Güven.
Bir ülke, geleceğini konuşmayı bırakıp elinde kalanı konuşmaya başladığında, yalnızca ekonomik bir kriz yaşamaz.
Toplumsal güven de aşınmaya başlar.
Bir toplum neden böyle bir kaygı taşımaya başlar?
Neden bir tartışma, bir söylenti ya da bir belirsizlik, milyonlarca insanın zihninde aynı endişeyi uyandırır?
“Acaba elimizde kalanlar da gider mi?”
İşte üzerinde durulması gereken asıl soru budur.
Çünkü mesele yalnızca bir banka değildir.
Çünkü güven zedelendiğinde insanlar yalnızca bugünü düşünmez.
Çocuğunu düşünür.
İşini düşünür.
Evini düşünür.
Kirasını düşünür.
Çocuğunun eğitimini düşünür.
Emekliliğini düşünür.
Elinde kalanı düşünür.
Çünkü güven kaybolduğunda insanlar yeni hayaller kurmaktan önce, ellerinde kalanı korumaya çalışırlar.
Cumhuriyet bu ülkeye yalnızca yeni bir yönetim biçimi bırakmadı.
Bir yön bıraktı.
Bir hedef bıraktı.
Ekonomik bağımsızlık anlayışı bıraktı.
Üreten bir ülke hedefi bıraktı.
Bilimi esas alan eğitim anlayışı bıraktı.
Hukukun üstünlüğünü bıraktı.
Kadını eşit yurttaş kabul eden bir devlet anlayışı bıraktı.
Türkiye İş Bankası bu anlayışın ekonomik simgelerinden biri oldu.
Köy Enstitüleri eğitim anlayışının.
Kadınlara tanınan siyasal haklar eşit yurttaşlık ilkesinin.
Bunlar yalnızca kurum değildi.
Nasıl bir Türkiye kurulmak istendiğinin somut ifadeleriydi.
Aradan onlarca yıl geçti.
Dünya değişti.
Teknoloji değişti.
Üretim değişti.
İletişim değişti.
Peki biz?
Teknoloji ilerledi çünkü daha iyisi üretildi.
Bilim ilerledi çünkü daha iyisi arandı.
İnsanlık ilerledi çünkü mevcut olanla yetinmedi.
İlerleme, yalnızca değişmek değildir.
İlerleme, mevcut olanın üzerine daha iyisini koyabilmektir.
Telefonlarımızı geliştirdik.
Teknolojimizi geliştirdik.
Üretim yöntemlerimizi geliştirdik.
Peki…
Teknolojiyi geliştirebildik.
Üretim yöntemlerini geliştirebildik.
Peki neden Cumhuriyet’i, geliştirilmesi gereken ortak bir hedef olarak konuşamadık?
Oysa bir toplum, yalnızca koruduğu kadar değil, geliştirdiği kadar ilerler.
Biz Cumhuriyet’in üzerine ne ekleyebildik?
Daha güçlü bir hukuk mu?
Daha nitelikli bir eğitim mi?
Daha üretken bir ekonomi mi?
Türk-İş’in açıkladığı açlık sınırının 35 bin lirayı, yoksulluk sınırının 116 bin lirayı aştığı; Hazine’nin borç stokunun trilyonlarla ifade edildiği bir tabloda bu sorular, doğrudan bugünün gerçeğine dönüşüyor.
Çünkü mesele yalnızca ekonomik göstergeler değildir.
Mesele, vatandaşın yarına duyduğu güvenin her geçen gün biraz daha aşınmasıdır.
Daha bağımsız kurumlar mı?
Daha güçlü bir demokrasi mi?
Yoksa bugün hâlâ elimizde kalan değerlere ne olacağını konuşan bir toplum hâline mi geldik?
İlerlemek yalnızca yeni yollar yapmak değildir.
İlerlemek yalnızca yüksek binalar yapmak değildir.
İlerlemek yalnızca teknoloji kullanmak da değildir.
Asıl ilerleme;
hukuka duyulan güveni artırabilmektir.
Eğitimin niteliğini yükseltebilmektir.
Üretimi güçlendirebilmektir.
Bilimi rehber edinebilmektir.
Kurumları kişilerle değil, ilkelerle ayakta tutabilmektir.
Çünkü okul yapmak başka şeydir.
Nitelikli eğitim başka şeydir.
Kurum kurmak başka şeydir.
O kuruma güven duyulmasını sağlamak bambaşka bir şeydir.
Belki de bugün yaşadığımız en büyük sancı tam burada başlıyor.
İnsanlar değişimden korkmuyor.
İnsanlar, değişimin kendilerini daha iyi bir yere götüreceğine inanmakta zorlanıyor.
İşte bu yüzden Cumhuriyet’ten kalan her kurum, her ilke ve her ortak değer yalnızca geçmişin hatırası olarak değil, geleceğin de güvencesi olarak görülüyor.
İş Bankası etrafındaki tartışmaların büyümesi de bundandır.
Çünkü mesele banka değildir.
Mesele, o bankanın temsil ettiği Cumhuriyet fikridir.
Belki de artık başka bir soruyu sormanın zamanı gelmiştir.
Asıl soru şudur:
Biz Cumhuriyet’e ne kattık?
Cumhuriyet ekonomik bağımsızlık dedi.
Biz ne yaptık?
Cumhuriyet üretim dedi.
Biz ne yaptık?
Cumhuriyet eğitim dedi.
Okullar yaptık.
Peki sorgulayan bireyler yetiştirebildik mi?
Cumhuriyet bilim dedi.
Bilimi gerçekten rehber edinebildik mi?
Cumhuriyet hukuk dedi.
Hukuka duyulan güveni güçlendirebildik mi?
Cumhuriyet eşit yurttaşlık dedi.
O eşitliği her kuşak için daha da büyütebildik mi?
Cumhuriyet umut dedi.
Biz o umudu gelecek kuşaklara taşıyabildik mi?
Çözüm, geçmişe sığınmak değildir.
Çözüm, korkularla yaşamak da değildir.
Çözüm; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini bugünün ihtiyaçlarıyla yeniden buluşturmaktır.
Hukuku güçlendirmektir.
Eğitimi nitelikli hâle getirmektir.
Üreten ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmaktır.
Kurumları kişilere değil, ilkelere dayandırmaktır.
İfade özgürlüğünü ve eleştirel düşünceyi demokrasinin ayrılmaz parçası olarak korumaktır.
Çünkü Cumhuriyet bize yalnızca korunacak kurumlar bırakmadı.
Tamamlanacak bir hedef bıraktı.
Her kuşağın üzerine yeni bir taş koyacağı bir gelecek bıraktı.
Cumhuriyet’i yaşatmak, onu yalnızca korumak değildir.
Onu, her kuşağın bulunduğu yerden daha ileriye taşıyabilmesidir.
İşte gerçek soru da budur.
Cumhuriyet bize ne bıraktı değil…
Biz Cumhuriyet’i bizden sonrakilere nasıl bırakacağız?
Çünkü Cumhuriyet’i geleceğe taşıyan şey, onu kuran kuşak değil; onu her kuşakta daha ileriye taşıyabilen kuşaklardır.













