“Ben sende tutuklu kaldım, kendi hayatımdan çaldım, yedi cihanı dolandım, bana mısın demedi sevdam…” Sezen Aksu
Bir şarkının dört dizesi bazen aşk hakkında yazılmış uzun kitaplardan daha fazlasını söyleyebilir.
Tutuklu kalmak. Kendi hayatından çalmak.
Aşkın içinde ne çok şey var: arzu, özlem, teslimiyet, kıskançlık, korku, kavuşma isteği… Ve bazen insanın kendisini bile şaşırtan o tuhaf teslimiyet.
Elif Şafak’ın Aşk’ını ilk okuduğumda sevmiştim. Şems ile Mevlânâ’nın hikâyesinden yola çıkıp aşkın başka yüzlerine açılan o kapı beni de içine çekmişti.
Sonra yıllar içinde kendime başka bir soru sormaya başladım:
Ben iyi bir âşık mıydım?
Bir dönem kötü bir âşık olduğuma karar verdim. Çünkü aşkı, kendinden vazgeçmek sanıyordum.
Sevdiğin için kendinden vazgeçmek aşk mıydı gerçekten?
Bugün bundan da emin değilim.
Belki aşk, kendinden vazgeçmek değil; kendinden çıkıp başka bir insanın varlığına gerçekten yer açabilmek.
Peki aşk nedir?
Bedenin kimyası mı?
Kalbin hızlanması, uykusuz geceler, arzunun yükselmesi, birinin kokusunu burnunun sızlayacağı kadar özlemek…
Bedenin verdiği bütün bu cevaplar gerçek.
Ama aşkı yalnızca kimyaya indirgediğimizde, insanın açıklanması zor tarafını dışarıda bırakıyoruz.
Çünkü aşkın kimyası eski, hikâyesi yenidir.
Her çağ kendi aşkını yazıyor.
Leylâ ile Mecnun’da aşk, kavuşmaktan çok kavuşamamaktır. Ulaşılamayan sevgili, dünyevi aşktan ilahi aşka açılan bir kapıya dönüşür.
Aşk-ı Memnu’da beden hikâyeye girer. Arzu, evlilik, sadakat, sınıf, ahlak ve suçluluk birbirine karışır. Aşk artık yalnızca yüce bir duygu değil, toplumsal düzenle çatışan bir arzudur.
Eylül’de aşk dışarıdan içeriye çekilir. Büyük olaylardan çok bakışlarda, suskunluklarda ve bastırılmış arzuda yaşanır.
Huzur’da aşkın yanına zaman, İstanbul, geçmiş ve ölüm duygusu oturur.
Kılıç Yarası Gibi’nde aşk tarihin ve toplumun içinden geçer; arzu, evlilik, ihanet ve yara birbirine dokunur.
Sonra yeniden Şems ile Mevlânâ’ya döneriz.
Sanki yüzyıllar geçmesine rağmen insan hâlâ aynı şeyi anlamaya çalışıyordur:
Aşk insanı kendisine mi götürür, kendisinden mi çıkarır?
Belki aşk değişmedi.
Belki insan değişti.
Daha doğrusu insanın yaşadığı dünya değişti ve aşk da o dünyanın içinde yeni bir biçim aldı.
Dün mektup vardı. Bugün mesaj.
Dün beklemek vardı. Bugün çevrimiçi olmak.
Ama araçlar değişirken tuhaf bir şey aynı kaldı:
Özlemek.
Birinin kokusunu özlemek hâlâ burnun sızlayacağı kadar gerçek.
Birinden vazgeçememek hâlâ insanı kendi iradesine yabancılaştırabiliyor.
Ve insan hâlâ ulaşamadığını büyütüyor.
Çünkü hayalimizde sevdiğimiz insanla, karşımızda duran gerçek insan aynı kişi değil.
Belki aşkın en zor tarafı burada başlıyor:
Sevdiğimiz insanı kendi hayalimizden çıkarıp, gerçek haliyle sevebilmek.
Bir de aşk kelimesinin kendisi var.
İşini aşkla yapıyoruz.
Yemeği aşkla pişiriyoruz.
Her şeye aşk katıyoruz.
Aşk kelimesini bu kadar çoğalttığımızda, anlamını da çoğaltıyor muyuz; yoksa inceltiyor muyuz?
Çünkü özen başka, tutku başka, adanmışlık başka.
Aşk bunların hepsini taşıyabilir.
Ama hiçbirinin kendisi değildir.
Aşk biraz daha başına buyruk.
Biraz daha kırılgan.
Biraz daha akıl dışı.
Belki de aşk, kendini kaybetmek değil.
Bir başkasında kendini bulmak da değil.
Belki aşk, iki ayrı insanın birbirini yok etmeden birbirinin dünyasına dokunabilmesidir.
Ben iyi bir âşık mıydım?
Hâlâ bilmiyorum.
Belki aşk konusunda başarısız olduğumu düşündüğüm zamanlarda, aşkı fazla ciddiye alıyordum.
Belki de aşk bize önce karşımızdakini değil, kendimizi gösteriyor.
Neye ihtiyaç duyduğumuzu.
Neden korktuğumuzu.
Nerede teslim olduğumuzu.
Nerede sınır koyamadığımızı.
İnsan kendisini tanıdıkça, aşkın tarifi de değişiyor.
İşte bu yüzden aşkın kimyası aynı kalsa bile, formülü değişiyor.
Çünkü formülü zaman yazıyor.
Bir çağda aşk beklemekti.
Bir başka çağda kavuşamamaktı.
Bir başka çağda toplumun bütün kurallarına karşı çıkmaktı.
Bugün ise belki insanın kendi özgürlüğüyle, kendi yalnızlığıyla ve kendi seçme hakkıyla karşı karşıya gelmesi.
Aşkın hikâyesini insanlar yazıyor sanıyoruz.
Oysa biraz da zaman yazıyor.
Biz yalnızca kendi çağımızın içinde âşık oluyoruz.
Ve belki aşkın en güzel tarafı da bu:
Aşkın özü değişmiyor. Ama her çağ ona başka bir dil, başka bir anlam ve başka bir hikâye veriyor.
Aşkın Edebiyattaki İzleri
* Leylâ vü Mecnûn | Fuzûlî
Fuzûlî’nin klasik mesnevisi. Kavuşamayan iki âşığın hikâyesini dünyevi aşktan tasavvufî aşka uzanan bir yolculuğa dönüştürür.
* Aşk-ı Memnu | Halit Ziya Uşaklıgil
Arzu, evlilik, sadakat, toplumsal sınıf ve ahlak çatışmaları üzerinden aşkın toplumsal sınırlarını anlatır.
* Eylül | Mehmet Rauf
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilir. Aşkı büyük olaylardan çok iç dünyada, suskunluklarda ve bastırılmış duygularda arar.
* Huzur | Ahmet Hamdi Tanpınar
Mümtaz ve Nuran’ın aşkını İstanbul, zaman, geçmiş, müzik ve yaklaşan savaşın huzursuzluğu içinde ele alır.
* Kılıç Yarası Gibi | Ahmet Altan
Osmanlı’nın son döneminde geçen roman, aşkı tarih, iktidar, toplumsal yapı, evlilik, arzu ve ihanetle iç içe işler.
* Aşk | Elif Şafak
Ella’nın hikâyesiyle Şems-i Tebrizî ve Mevlânâ’nın hikâyesini birbirine bağlar; aşkı insanın dönüşümü ve tasavvuf düşüncesi üzerinden ele alır.












