Yaş almak güzeldir. Yaş almak, eksilmek değil, tamamlanmaktır. Kırkından sonra yaşam daha da değer kazanır kadın için. Kırkından sonra kadın ne istediğini bilir hayattan. Kırkından sonra daha iyi tanır kendini. Farkındadır onun neyi gerçekten mutlu edeceğinin. Yirmili, otuzlu yaşların arayışları, çalkantıları, savruluşları, pişmanlıkları son bulmuştur artık. Kadın emindir kendinden ve seçimlerinden.
Kırk yaş, bir kadının hayatındaki o en güzel “dönüm noktası” galiba. Yılların tecrübesiyle demlenmiş, fırtınaları arkasında bırakmış ve en önemlisi kendi merkezini bulmuş bir ruhun sarsılmaz duruşu var bu yaşlarda. 40’larında kadının arayışları sonlanır, kabul başlar: Neyin kendini mutlu ettiğini, neyin zaman kaybı olduğunu anlamak için artık gereksiz bir çabaya ihtiyaç duymaz.
Kadın kırklı yaşlarında başkaları için değil de kendi için yaşamaya başlar. Yirmili yaşların onaylanma arzusu ya da otuzların telaşı yerini, kadının kendi iç sesine kulak verdiği özgürleşmeye bırakır.
Kadın için kendi sınırlarını çizmek artık suçluluk değildir, artan öz saygı ve öz güven sayesinde kadın kendi sınırlarını çizerken artık bir suçluluk duygusu duymaz. Artık başkaları için yaşamamak onun için bu durumun en doğal tezahürdür.
Hayatın yükünü değil; güzelliğini ve derinliğini yaşamayı seçer, kendini tanımanın verdiği o eşsiz özgüvenle ışık saçan kadın. Artan öz saygısı ile kendi hikayesinin başrolündedir. İnsanın kendi serüveni ile barışık olmasından daha asil çok az şey vardır.
Zaman, insan ruhunda ham olanı olgunlaştıran bir sanatçı etkisi yaratır. İnsan hayatının ilk iki on yılı, kişinin kim olduğunu arama çabasıyla , dünyanın gürültüsüne ayak uydurmaya çalışmakla geçer. Yirmili yaşların gelgitleri denize vuran hırçın dalgalar gibidir. Dalgalar otuzlarda çekilir, bu sefer de hayatı ve sorumlulukları yüklenme dönemi başlar. Otuzlar toplumsal beklentilerin, kariyer telaşının ve üstlenilen rollerin getirdiği bir tür yük taşıma dönemidir. Fakat kırk yaş civarı, hayatın akışında çok belirgin bir dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktası ruhun kendi gerçekliğiyle yüzleşme anıdır.
Bu eşiği geçen bir kadın için yaşam, kendi yazdığı romanın ana karakteri olduğu, fırtınanın dindiği, suların durulduğu bir dinginlik halidir. Artık hayır diyebilmeyi başaran kadın bunu bir başkasına yöneltilmiş reddediş olarak değil de, kendi varlığına sahip çıkma hamlesi olarak yapar.
Kırkından sonra kadın, başkalarının yazdığı rolleri oynamaktan vazgeçip kendi senaryosunun yönetmeni olur. Bu sessiz ama köklü bir varoluştur.
Gençlik yıllarında kadın, mutluluğu genellikle dış dünyada arar. Dış dünyanın onu onaylamasının gerekli olduğuna inandığı için hedeflere yoğunlaşır. Kırk yaşın getirdiği ise içe dönük bir farkındalıktır. “Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabında işaret ettiği o zihinsel özgürlük alanı, kırkından sonra kadının yaşam biçimine dönüşür.
Kadın artık belirsizlikleri geride bırakmış, hayattan ne istediğini ve ne istemediğini bilir hale gelmiştir. Zamanını bitmiş ilişkilerle harcamaz, geriye dönüp benzer hataları yapmaz. Ruhunu daraltan dar kalıpların içine girmez. Kendi sınırlarını bilir. Kendi varlığına duyduğu öz saygının en doğal tezahürü olan “hayır demekten dolayı” yersiz bir suçluluk duygusuna kapılmaz.
“İnsan en çok kendine geç kalır bu hayatta,”. Kırkından sonra kadın, kendine geç kalmayı bırakıp kendi ritmini hayata yansıtmayı öğrenir.
Kırk yaşın getirdiği olgunluk, yaşanan her deneyimin ruhun derinlikleriyle buluşmasıyla oluşur. Kadının duruşu da böylelikle anlam kazanır. Yüzündeki her ince çizgi; zaferlerin, yenilgilerin, gözyaşlarının ya da içten kopan bir kahkahanın izidir.
Simone de Beauvoir, “kadının kendi özgürlüğünü inşa etme sürecini anlatırken tam da bu entelektüel ve ruhsal bağımsızlığa vurgu yapar. Kırkından sonra artık kadın, başkalarının gözündeki yeriyle değil, kendi gerçekliği ile barışır.
20’li ve 30’lu yaşlara ait; onay arayışı, sert fırtınalar, çalkantılar, yön bulma çabası, hesapsız coşku, kim olduğunu anlamaktan ziyade kim gibi görünmek gerektiğine dair bir telaş, kırklarında yerini açıklık, özgüven ve sarsılmaz bir sükûnette bırakır.
Kırk yaşından sonra kadın için hayat, at yarışı olmaktan çıkar; artık başkalarının beklentilerini karşılamak için değil, kendi ruhunu beslemek için yaşar. Kendine zevk veren uğraşlara yönelir, kendi için yaşamayı öğrenir.
Kırkından sonra kadın, geçmişteki pişmanlıklardan, gelecek kaygılarından sıyrılıp, içinde bulunduğumuz “şu anın” tadını çıkaran, olgun bir ruha dönüşür. Kendi gölgesiyle barışır, korkularını bir yana koyar.
Kırklı yaşlar parçaların bir araya gelip nihayet bütünlendiği, insanın kendi çizdiği yolu yürüdüğü en olgun evredir.













