
BU BİR ÖĞRETMEN YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir sendika yazısı da değildir.
Bu, bir toplumun ne zaman acıya alıştığını sorgulama yazısıdır.
Bu, insanların neden en doğal haklarını alabilmek için bedenlerini ortaya koymak zorunda kaldığını sorgulama yazısıdır.
Bu, asıl tehlikenin yaşananlar değil, yaşananlara alışılması olduğunu hatırlatma yazısıdır.
Günlerdir öğretmenler açlık grevinde.
Günlerdir seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Günlerdir insanca yaşayabilecekleri koşulları talep ediyorlar.
Yanlarında veliler var.
Anneler var.
Babalar var.
Çocuklar var.
Peki ülke ne yapıyor?
Bekliyor.
İzliyor.
Geçip gidiyor.
Daha doğrusu geçip gitmeyi öğrenmiş durumda.
Çünkü artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz.
Bir zamanlar bir öğretmenin açlık grevine gitmesi ülke gündemi olurdu.
Bir zamanlar insanlar, “Bu noktaya nasıl gelindi?” diye sorardı.
Bir zamanlar vicdanlar sızlardı.
Bugün ise çoğu insanın haberi bile yok.
Haberi olanların büyük bölümü de omuz silkip geçiyor.
İşte asıl felaket burada başlıyor.
Çünkü sorun öğretmenlerin açlık grevine gitmesi değil.
Sorun, öğretmenlerin açlık grevine gitmesinin sıradanlaşması.
Sorun, insanların bunu olağan karşılaması.
Sorun, vicdanın reflekslerini kaybetmesi.
Bir öğretmen yalnızca kendisi değildir.
Bir öğretmen onlarca öğrencidir.
Bir öğretmen yüzlerce hayata dokunur.
Bir öğretmen bir neslin hafızasında iz bırakır.
Orada açlık grevine giden her öğretmenin arkasında yüzlerce çocuk vardır.
Bugün o çocuklar ne görüyor?
Hak arayan öğretmenlerini görüyor.
Duyulmayan öğretmenlerini görüyor.
Yalnız bırakılan öğretmenlerini görüyor.
Peki yarın o çocuklara adaleti kim anlatacak?
Hak aramanın değerini kim anlatacak?
Demokrasiyi kim anlatacak?
Bugün öğretmenlerin yaşadığı yorgunluk yalnızca fiziksel değildir.
Bu bir ruh yorgunluğudur.
Bu bir değersizleştirilme yorgunluğudur.
Bu bir duyulmama yorgunluğudur.
Belki yarın talepleri kabul edilir.
Belki sorunlar çözülür.
Belki masalar kurulur.
Belki protokoller imzalanır.
Peki sonra?
O öğretmenler sınıflarına hangi ruh hâliyle dönecek?
Öğrencilerinin gözlerinin içine hangi güvenle bakacak?
Bu ülkede haklı olmanın yetmediğini yaşayarak öğrenen insanlar, çocuklara nasıl umut verecek?
Çünkü bazı kayıplar maaşla telafi edilmez.
Bazı yaralar zamla kapanmaz.
Bazı kırgınlıklar imzayla iyileşmez.
Bir öğretmenin maaşı ödenebilir.
Peki kırılan güveni nasıl geri vereceksiniz?
Bir öğretmenin hakkı teslim edilebilir.
Peki kaybettiği değeri nasıl geri vereceksiniz?
Daha acısı ne biliyor musunuz?
Bu soruların cevabını arayan insan sayısı her geçen gün azalıyor.
Çünkü biz artık unutkan bir toplum değiliz.
Unutmaya bile fırsat bulamayan bir toplumuz.
Her gün yeni bir yara açılıyor.
Her gün yeni bir çığlık yükseliyor.
Her gün yeni bir hak arayışı başlıyor.
Bir öncekini hatırlamaya zaman kalmıyor.
Vicdan yoruluyor.
Toplum hissizleşiyor.
Sonunda en korkutucu şey oluyor:
Normal olmayan şeyler normalleşiyor.
Açlık grevi normalleşiyor.
Yoksulluk normalleşiyor.
İşsizlik normalleşiyor.
Umutsuzluk normalleşiyor.
Sessizlik normalleşiyor.
İnsanlar artık şaşırmıyor.
İnsanlar artık öfkelenmiyor.
İnsanlar artık durup bakmıyor.
Çünkü her gün yeni bir acı geliyor.
Bir öncekini siliyor.
Sonra bir yenisi geliyor.
Sonra bir yenisi.
Sonra bir yenisi.
Biz de buna yaşam demeye başlıyoruz.
İşte asıl felaket budur.
Çünkü bir toplum bir günde vicdanını kaybetmez.
Önce görür.
Sonra alışır.
Sonra kabullenir.
Sonra hissizleşir.
Sonra hatırlamaya bile gerek duymaz.
Bugün öğretmenler açlık grevinde.
Yarın başkaları olacak.
Ertesi gün başka insanlar.
Sonra yine başkaları.
Eğer her defasında dönüp yolumuza devam edeceksek,
sorun artık öğretmenler değildir.
Sorun açlık grevi değildir.
Sorun maaş değildir.
Sorun, bu ülkenin acıyı hayatın doğal parçası sanmaya başlamasıdır.
Ben bunu kabul etmiyorum.
Bir öğretmenin açlık grevine gitmesini kabul etmiyorum.
Bir öğrencinin öğretmenini sokakta aramasını kabul etmiyorum.
Bir annenin çocuğunun öğretmeni için endişelenmesini kabul etmiyorum.
Hak aramanın açlıkla sınanmasını kabul etmiyorum.
İnsanların duyulabilmek için sağlıklarını ortaya koymasını kabul etmiyorum.
En çok da buna alışmamızı kabul etmiyorum.
Çünkü öğretmen yalnızca bir meslek değildir.
Öğretmen bir ülkenin geleceğidir.
Bugün açlık grevinde olan sadece öğretmenler değildir.
Onların öğrencileridir.
Onların aileleridir.
Onların dokunduğu hayatlardır.
Aslında hepimizin yarınıdır.
Bir ülke öğretmenlerini kaybettiğinde sadece çalışanlarını kaybetmez.
Geleceğine olan inancını kaybeder.
Bir ülke öğretmenlerini duymazdan geldiğinde sadece bir meslek grubunu susturmaz.
Kendi vicdanını susturur.
Gün gelir;
açlık grevleri biter,
eylemler biter,
pankartlar toplanır,
meydanlar boşalır.
Sorun da tam burada başlar.
Çünkü unutulan yalnızca öğretmenler olmaz.
Unutulan yalnızca bir hak mücadelesi olmaz.
Unutulan yalnızca bir açlık grevi olmaz.
Bir toplum biraz daha hissizleşir.
Bir toplum biraz daha alışır.
Bir toplum biraz daha susar.
Bugün öğretmenler için susanlar,
yarın başkaları için susacaktır.
Sessizlik de bulaşıcıdır.
Bir ülkeyi yıkan açlık grevleri değildir.
İnsanların açlık grevini görüp yoluna devam edebilmesidir.













