Bazı insanlar bir şehre aittir.
Bazıları bir eve.
Ben ise iki kıyı arasında kaldım
ne tam gittim, ne kaldım.
Büyümek, bana hep büyük cümlelerle anlatıldı.
Oysa ben küçük şeylerle hayatta kaldım.
Bir fincan kahvenin sıcaklığıyla,
pencereyi açınca içeri giren rüzgârla,
adımı güzel söyleyen bir sesle.
İnsan en çok nerede eksik olduğunu bilir.
Ben, “gel” denilen yerde eksildim.
Bir evin içini ev yapan şeyin
duvarlar değil, birinin varlığı olduğunu
geç öğrendim.
Sonra kendime küçük şeyler kurdum.
Bir masa.
Bir kitap.
Bir çiçek.
Ve bazen sadece susmak.
Anladım ki
iyileşmek büyük bir dönüş değil,
küçük bir devam ediştir.
Her gün biraz daha az kırılarak,
biraz daha kendine yaklaşarak.
Kendime şunu söyledim bir gün:
“Her şeyi onarmak zorunda değilsin.”
Bazı şeyler eksik kalır
ve yine de güzeldir.
Belki de mesele
bir yere ait olmak değil
bir anın içinde
gerçekten var olabilmek.
Bir kuşun konduğu omuzda,
bir çiçeğin açtığı sabahda,
bir cümlenin içimize dokunduğu yerde.
Şimdi geriye dönüp baktığımda
şunu görüyorum:
hayat, büyük anlamlar değil
küçük sıcaklıklar istiyor.
Ve insan,
tam da o küçük anlarda
kendine rastlıyor.












