
Bu bir değerlendirme yazısı değildir.
Bu metin, aynı gün içinde kurulan iki ayrı gerçeğin nasıl yan yana durabildiğini sorgular.
Bir yanda açıklama:
“İşçi kardeşlerimizin hakkını yedirmeyiz.”
Diğer yanda sahadaki gerçek:
Taksim’e çıkmak isteyenlere müdahale.
Biber gazı.
Ters kelepçe.
Gözaltılar.
İki cümle yan yana gelince,
gerçek ortaya çıkar.
Bu bir çelişki değil.
Bu bir tercihtir.
Türkiye’de 1 Mayıs, resmi tatil.
Devlet bu günü tanıyor.
Tanınan bir gün neden yaşatılmıyor?
Taksim, bir meydan değil, bir hafızadır.
1977’de yaşananlar, bu hafızanın en ağır sayfasıdır.
Bugün o hafıza korunmuyor.
Kontrol ediliyor.
Somut tablo ortada:
Türkiye’de 2026 itibarıyla net asgari ücret yaklaşık 17.002 TL.
Türk-İş verilerine göre açlık sınırı bu rakamın üzerinde.
Çalışanların önemli bir bölümü “çalışan yoksul”.
Bu, geçinememek değil.
Bu, çalıştığı halde yaşayamamak.
Türkiye’de yalnızca ücretler değil, fiyatlar da yükseliyor.
İstanbul Ticaret Odası verilerine göre İstanbul’da perakende fiyatlar Nisan ayında aylık %3,74, yıllık %36,83 arttı.
Giyim ve ayakkabı grubunda artış %11,09.
Türkiye İstatistik Kurumu verileri için beklenti, yıllık enflasyonun yeniden %37 seviyelerine çıkması.
Maaş artmadan hayat pahalanıyor.
Çalışan her ay biraz daha yoksullaşıyor.
Bir başka gerçek:
1 Mayıs’ta çalışmak zorunda olanlar var.
Günlük ücretle çalışanlar.
İzin alamayanlar.
Çalışmadığı gün kazanmayanlar.
Onlar için 1 Mayıs bir tatil değil.
Bir kayıp günü.
Bir gün çalışmazsa kirasını ödeyemeyecek olanlar var.
Bir gün eksik alsa mutfağı boş kalacak olanlar var.
Bu nedenle 1 Mayıs’ta da çalışanlar var.
Kutlamak istemedikleri için değil, kutlayacak güçleri olmadığı için çalışıyorlar.
Bir başka gerçek daha:
Gençler artık tek işle yaşamıyor.
İki işte çalışan var.
Üç işte çalışan var.
Gündüz çalışan, gece başka iş yapan var.
Diploması olup asgari ücretin altında çalışan var.
Bu bir tercih değil.
Bu bir zorunluluk.
Dolayısıyla tablo nettir:
Çalışabilen bir genç, gençliğini yaşayamıyor.
Geçinebilmek için zamanını değil, hayatını satıyor.
Emekli olan bir işçi, emeğinin karşılığını alamıyor.
Yıllarca çalışmış, üretmiş, bugün geçinmek için yeniden mücadele ediyor.
Bu bir istisna değil.
Bu, yaygınlaşmış bir gerçek.
Bir başka somut alan: madenler.
Ruhsat veren kim?
Denetimi yapmayan kim?
Bir işçi öldüğünde “kaza” diyen kim?
Aynı olay tekrar ettiğinde “ihmal” diyen kim?
İhmal tekrar ettiğinde sorumluluğu üstlenmeyen kim?
Bu soruların cevabı yok değil.
Cevap verilmek istenmiyor.
İnsanlar artık kutlamıyor.
İnsanlar artık talep ediyor.
İnsanlar artık susmuyor.
Çünkü insanlar artık korkmuyor.
Gözaltından, biber gazından, tutuklanmaktan korkmuyor.
Korkarak yaşamanın, yaşamak olmadığını bildikleri için korkmuyor.
İnsanlar yalnızca bugünü için değil, çocuklarının geleceği için ses çıkarıyor.
Mesele maaş değil.
Mesele, bir çocuğun nasıl yaşayacağı.
Bir ülkede hak aramak müdahaleyle karşılaşıyorsa orada sorun kalabalık değildir.
Orada sorun, talebin bastırılmasıdır.
Bu bir güvenlik meselesi değil.
Bu bir düzen meselesi.
Hak aramak suç değildir.
İnsanca yaşamak bir lütuf değildir.
Emek, bastırılacak bir alan değildir.
Çalışırsa kazanacak.
Kazanırsa doyacak.
Çalışmazsa yok.
Bu bir kader değil.
Bu, kurulan düzenin sonucudur.
1 Mayıs takvimde kalabilir.
Ama sahada yaşanmıyorsa orada bayram yoktur.
Orada bastırılmış bir hak vardır.
O hak bastırılabilir.
Geciktirilebilir.
Ama engellenemez.
O hak, bir gün mutlaka geri alınır.












