Bu sabah yakın bir arkadaşımla konuşurken konu dönüp dolaşıp şuna geldi: Entelektüel olmak, dinî inancı zorlaştırır mı?
İlk bakışta zorlaştırır gibi görünüyor. Çünkü entelektüel zihin, hazır cevaplarla kolayca yetinmez. Merak eder, kuşku duyar, karşılaştırır; “Bunu neden böyle kabul ediyorum?” diye sorar. İnanç ise bazen, tam da bu soruların ötesinde bir güvenme hâli gibi anlatılır. Bazı şeylerin kanıtlanamayacağını, buna rağmen insanın onlara kalbini açabileceğini söyler.
Fakat mesele “akıl ya da inanç” kadar basit değil. Belki daha doğru soru şu: İnsan, inancını aklının önüne kapatılmış bir kapı mı sayıyor, yoksa aklının da yürüdüğü uzun bir yol mu?
Dinî düşünce tarihinin en büyük isimlerinin çoğu bu sorudan kaçmamış. İmam Gazâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl (Dalâletten Kurtuluş) adlı kitabında, kendisine miras kalmış inançları bile yeterli bulmayıp kesin bilginin ne olduğunu araştırmaya koyulur. Sorgulamayı bir tehdit değil, hakikate yaklaşmanın başlangıcı sayar: “Hakikati aramak amacım olduğuna göre, önce kesinliğin temellerini araştırmalıyım,” der.
İbn Rüşd ise Faslü’l-Makāl’de akıl ile vahiy arasında bir savaş görmek istemez. Onun çok sevdiğim cümlesi şudur: “Hakikat, hakikate karşıt değildir; onunla uyum içindedir ve ona tanıklık eder.” Bu, metnin ilk bakışta akılla çatışıyor gibi görünen yerlerinin daha derin yorumlanması gerektiği düşüncesidir.
Yani bu iki büyük İslam düşünürü için iman, aklı susturmak değildir. Akıl, inancı yok etmek için değil; onun ne olduğunu daha sahici biçimde anlamak için de kullanılabilir.
Batı felsefesinde de benzer bir gerilim var. Kant, Tanrı’nın varlığını salt teorik akılla kesin olarak kanıtlamaya çalışan bütün girişimlerin sınıra dayandığını söyler. Onun ünlü ifadesiyle, “İnanca yer açmak için bilgiyi sınırlamak zorunda kaldım.” Fakat burada kastettiği, düşünmeyi terk etmek değildir; insanın ahlâkî hayatında, sorumluluğunda ve eyleminde doğan “pratik akıl” alanıdır.
Kierkegaard daha da ileri gider. Ona göre inanç, bir matematik önermesi gibi ispatlanabilseydi zaten inanç olmaktan çıkardı. Ama bu, saçmalığa inanmak anlamına gelmez. Akıl, nerede konuşabildiğini ve nerede sınırına geldiğini fark eder; inanç da o sınırın ötesinde, insanın varoluşuyla aldığı kişisel bir risk hâline gelir.
Belki entelektüel bir insanla dinî inancı kuvvetli bir insanın ilişkisi tam burada kuruluyor. Entelektüel insanın inancı, sorusuz bir teslimiyet olmak zorunda değildir. Hatta belki sorularından geçmiş, şüpheleriyle kavga etmiş, okumalarla ve hayatın kendi acılarıyla değişmiş bir inançtır. Bu tür bir iman, “Biliyorum” demekten çok “Bütün bildiklerimin yetmediği bir yerde, yine de güveniyorum” diyebilmektir.
Öte yandan, dinî inanç sahibi olmak tek başına entelektüel olmak anlamına da gelmez. Bilgi çokluğu, diploma, hafıza ya da parlak bir zihin insanı kendiliğinden entelektüel yapmıyor. Entelektüellik biraz da kendi kanaatine mesafe alabilmek; en sevdiği fikre bile gerektiğinde itiraz edebilmek demek. İnanç bu mesafeyi tümden yasakladığında dogmaya dönüşür. Ama insan aklını inancının düşmanı saymadığında, ikisi birbirini inceltmeye başlayabilir.
Belki mesele Tanrı’ya inanıp inanmamak kadar, insanın bilmediği şeylerle nasıl ilişki kurduğu. Kimi insan bilmediği yerde inkâra sığınır, kimi kesin hükme; kimi ise sorusunu canlı tutar. Bana en sahici gelen yer, o canlı sorunun bulunduğu yer.
Kaynaklar
İmam Gazâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl — Türkçede genellikle Dalâletten Kurtuluş adıyla yayımlanır. Gazâlî’nin şüphe, kesin bilgi ve inanç arayışını anlattığı metindir. Gazâlî, “İnanmak için hiç soru sormamak gerekir” demez. Tam tersine, Dalâletten Kurtuluş’ta, çocukluktan gelen ve çevreden devralınan inançların insanı tatmin etmeyebileceğini söyler; kendisi de bir süre duyularından ve aklından bile şüphe ederek kesin bilgi arar.
Ama vardığı yer şudur: Akıl çok kıymetlidir, insanı hakikate yaklaştırır; fakat hayatın ve Tanrı’nın bütününü tek başına kavrayamaz. Akıl bir yere kadar götürür, ondan sonrası yaşanmışlık, iç tecrübe ve kalbin sezgisidir. Gazâlî’nin tasavvufa yönelmesinin sebebi de budur.
Onun için inanç, körce kabul değildir; fakat laboratuvar kanıtı gibi de değildir. İnsanın önce samimiyetle araması, bilgiyi öğrenmesi, şüpheyi ciddiye alması gerekir. Sonra bazı hakikatlerin yalnızca tartışılarak değil, “tadarak” anlaşılabileceğini düşünür. Buna zevk der: Bir şeyi uzaktan bilmek değil, doğrudan tecrübe etmek.
Belki Gazâlî’nin bize yakın gelebilecek cümlesi şu fikirdir: Başkasından duyduğumuz inançla yetinmek yerine, kendi içimizde sınanmış bir inanca varmaya çalışmak gerekir. O yüzden Gazâlî’nin dindarlığı, soruyu kapatan değil; sorunun insanı nereye kadar götürebildiğini ciddiye alan bir dindarlıktır.
* İbn Rüşd, Faslü’l-Makāl — Din ile Felsefenin Uzlaştırılması / Hikmet ile Şeriat Arasındaki İlişki Üzerine Kesin Söz başlıklarıyla Türkçeye çevrilir. “Hakikat, hakikate karşıt değildir” fikrinin temel metnidir.
* Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi (Critique of Pure Reason). “İnanca yer açmak için bilgiyi sınırlamak zorunda kaldım” sözü önemlidir
* Immanuel Kant, Salt Aklın Sınırları İçinde Din (Religion within the Boundaries of Mere Reason). Din, ahlâk ve akıl ilişkisini daha doğrudan tartışır. Belki bunu biraz açmak gerekir .
* Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme (Fear and Trembling). İnancı mantıksal kesinlikten ziyade varoluşsal bir risk ve kişisel bağlanma olarak ele alır.
* Thomas Aquinas, Summa Theologiae, özellikle
İnancı “bilgi ile kanaat arasında” konumlandırır.












