Bu bayram Türkiye’de birçok sofrada eksik olan şey yalnızca et ya da şeker değildi. Eksik olan, geleceğe dair duyulan güvendi — ve o sessiz, kolektif sevinç duygusu ki artık kimse tam olarak nerede bıraktığını hatırlamıyor. Ellerimizden kayıp gitmiş sanki.
Emekliler, çalışanlar, gençler, çocuklar: hayat her katman için ayrı ayrı, ama eş zamanlı olarak ağırlaşırken, siyaset sahnesinin merkezinde yine aynı eski mücadele vardı. İktidar, iktidar için.
Bazen siyasetin en büyük trajedisi rakiplerin çarpışması değildir. Aynı safta duranların, aynı fikrin gölgesinde birbirini tüketmesidir. Tahtı korumak isteyenler, zaman zaman o tahtın üzerine inşa edildiği şeyi unutur. Koruma içgüdüsü, temsil sorumluluğunu sessizce yer.
Shakespeare bunu çok iyi yazdı; yansıttı.
Macbeth, vicdanını bir mumun alevini söndürür gibi söndürür — hızlı, neredeyse özensizce. Ve o karanlıkta, iktidarı elde ettiği anda aslında sonunu da imzalamış olur. Trajedinin özü bu: İnsan bazen kaybetmekten o kadar korkar ki elindekini korumaya çalışırken parmak parmak her şeyi yitirir.
King Lear ise farklı bir yanılsamanın kurbanıdır. Onun trajedisi yalnızca yaşlanmak değil, değişen dünyayı okuyamamaktır. Kendi iradesini tarihin önüne koymaya çalışır — sanki yeterince inatla direnirse zaman durur, taht kalır, sadakat eksilmez. Ama gücün geçiciliğini kabul etmek yerine ona tutununca hem ailesini hem krallığını hem de kendini kaybeder. Sırayla. Acımasız bir sırayla.
Tarih de benzer sahneleri defalarca sahneye koymuştur. Gücü bırakmamak için her şeyini ortaya koyan liderlerin çoğu, sonunda başarılarıyla değil, gitmeyi reddettikleri o tek anla hatırlanır.
Çünkü hafıza seçici bir editördür: bazen yapılanları değil, zamanında yapılmayanları yazar.
Siyaset yalnızca koltukları koruma sanatı değildir — ya da olmamalıdır. Toplumun acısını duymak, öfkesini anlamak, umudunu küçümsememektir.
Halkın enerjisini sürekli frenleyen, dönüşüm arzusunu pasifliğe çeviren bir siyaset kısa vadede düzen kurabilir; ama o düzen, altında biriken basıncı görmezden gelen bir kapak gibidir.
Ve sonunda sorulması gereken soru belki de şudur: Bir lider tarihte nasıl hatırlanmak ister? Makamını son nefese kadar koruyan biri olarak mı — yoksa zamanı geldiğinde kişisel ihtirası geri çekip temsil ettiği fikrin önünü açan biri olarak mı?
Shakespeare’in trajedilerinin öğrettiği en eski ders bu: İhtiras, insanı rakiplerinden önce kendi gölgesine yeniltirir. Ve tarihin hafızası, iktidarı kazananlardan çok, onu elinde tutarken ne yaptıklarını — ve ne yapmadıklarını — hatırlar.












