
Bu, bir toplumun erkeklere verdiği roller ile yüklediği sorumluluklar arasındaki çelişkiyi sorgulama yazısıdır.
Bu, güç ile yük arasındaki farkı sorgulama yazısıdır.
Bu, daha çocuk yaşta omuzlara bırakılan görevlerin yazısıdır.
Bu, güçlü görünmek zorunda bırakılan insanların yazısıdır.
Bugün Babalar Günü.
Birçok baba hatırlanacak.
Birçoğu aranacak.
Birçoğuna hediyeler verilecek.
Peki ya taşıdıkları yük?
Onu kim hatırlayacak?
Yarın ne değişecek?
Geçim derdi bitecek mi?
İşsiz babalar iş bulacak mı?
Çocuklarının geleceği için kaygılananlar rahat bir nefes alabilecek mi?
Sanmıyorum.
Çünkü mesele bir günü hatırlamak değil.
Mesele, anlamak.
Bir erkek çocuğuna hayat ne zaman başlar?
Doğduğu gün mü?
Yoksa ona ilk kez bir rol verildiği gün mü?
Çünkü o günden sonra aynı cümleler başlar:
Ağlama.
Korkma.
Dayan.
Güçlü ol.
Yıllar geçer.
Cümleler değişir.
Beklentiler değişmez.
Oku.
Meslek sahibi ol.
Askerliğini yap.
Hayatını kur.
Aileni geçindir.
Çocuk büyüt.
Sorunları çöz.
Ayakta kal.
Bütün bunları yaparken de güçlü görünmeye devam et.
İşte burada durup bir soru sormamız gerekiyor:
Bir insana ne kadar yük yüklenebilir?
Uzun zamandır yanlış yere bakıyoruz.
Erkeklere atfedilen gücü konuşuyoruz.
Onlara yüklenen sorumlulukları konuşmuyoruz.
Tarih boyunca gücü temsil eden figürlerin büyük bölümü erkeklerden oluştu.
Hükümdarlar…
Komutanlar…
Ağalar…
Devlet başkanları…
Fakat gücün olduğu yerde daima bir bedel vardı.
Koruma sorumluluğu.
Yönetme sorumluluğu.
Geçindirme sorumluluğu.
Taşıma sorumluluğu.
Bugün hâlâ “evin direği” deriz.
Eski bir ifade gibi görünür.
Oysa içinde büyük bir beklenti saklıdır.
Direk yıkılırsa ev de yıkılır.
İşte sorun tam da burada başlıyor.
Bir insanın yorulmaya hakkı yok mudur?
Bir insanın korkmaya hakkı yok mudur?
Bir insanın destek istemeye hakkı yok mudur?
Bugün birçok erkek yapmak istediği mesleği yapamıyor.
Birçoğu geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor.
Birçoğu geleceğinden kaygı duyuyor.
Birçoğu ailesi için endişeleniyor.
Birçoğu yaşadığı sorunları paylaşamıyor.
Birçoğu yalnızlaşıyor.
Birçoğu yalnızlığını bile gizlemek zorunda hissediyor.
Çünkü ona yıllardır aynı şey öğretildi:
Güçlü görün.
Oysa insan bazen güçlü olmaz.
Bazen korkar.
Bazen yorulur.
Bazen desteğe ihtiyaç duyar.
Bazen çaresiz hisseder.
Bazen ailesi için yeterli olup olmadığını sorgular.
Ekonomik sıkıntılar yalnızca bütçeleri zorlamaz.
İnsanları da zorlar.
İlişkileri de zorlar.
Aileleri de zorlar.
Geçim kaygısı büyüdükçe omuzlardaki yük de büyür.
Bu nedenle bugün konuşmamız gereken şey yalnızca babalar değildir.
Babalığa yüklediğimiz anlamdır.
Bu toplum erkek çocuklara insan olmayı değil, görev olmayı öğretiyor.
Sonra da neden yorulduklarını anlamaya çalışıyor.
Asıl çelişki budur.
Ataerkil düzen yalnızca kadınlara rol biçmedi.
Erkeklere de biçti.
Kadınlara fedakârlık yükledi.
Erkeklere güç yükledi.
Sonra da herkesi kendi kalıplarının içine hapsetti.
Oysa hayat bir yarış değildir.
Hayat bir üstünlük mücadelesi değildir.
Hayat, yükü paylaşabilmektir.
Hayat, sorumluluğu paylaşabilmektir.
Hayat, birlikte omuz verebilmektir.
Belki de hâlâ öğrenemediğimiz şey budur.
Hayatta olmayan babamı sevgiyle anıyorum.
Kızıma babalık yapan eşimi özlemle anıyorum.
Bir milletin geleceğinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ve minnetle anıyorum.
Hayatın yükünü sessizce taşımaya çalışan…
Çocuklarının geleceği için kaygılanan…
Yorgunluğunu çoğu zaman içine atan…
Yeterli olup olmadığını sorgulayan…
Buna rağmen her sabah yeniden mücadele etmeye çalışan bütün babalara bir dileğim var:
Umarım yükünüz biraz hafifler.
Umarım kaygılarınız biraz azalır.
Umarım omuzlarınızdaki sorumlulukları paylaşacak insanlar çoğalır.
Umarım yalnız kalmazsınız.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyaç duyduğu şey yeni bir yük değildir.
İnsanlar yük altında ezilmez.
Yalnız bırakıldıklarında ezilirler.
İhtiyaç duydukları şey, yüklerini paylaşacak bir omuzdur.













