Bu, ruhun en yorgun ama en şairane düğümü.
İnsan bazen kendi hayatının merkezine oturur; arkası artık ona dar gelen, önü ise henüz geçit vermeyen o meşhur “araf”. Ne geriye dönecek kadar masumdur artık ne de ileriye atılacak kadar cesur.
Ayakları gitmekten aşınmış, ruhu kalmaktan çürümüş bir gölge…
Gitmeyi deniyor; valizine sığdıramadığı bir geçmişin ağırlığı omuzlarını çökertiyor. Attığı her adımda, geride bıraktığı boşluğun kancası kalbine takılıyor. Çünkü gitmek, sadece bir yer değiştirmek değil; kendinden vazgeçmektir. Ve o, vazgeçecek kadar azalmıyor, aksine hatıralarıyla daha da ağırlaşıyor.
Kalmayı deniyor; ama duvarlar üzerine geliyor. Tanıdık her koku, artık yabancı bir dil gibi kulaklarını tırmalıyor. Kalmak, olduğu yerde kurumaktır; oysa o, hala akmak isteyen ama yatağını bulamamış bir nehir. Oturduğu koltuk, baktığı pencere, içtiği kahve… Her şey ona “buraya ait değilsin” diye fısıldıyor.
İşte o meşhur fluluk burada başlıyor.
Ne yolun sonu görünüyor ne de evin kapısı. İnsan, kendi hayatının içinde bir mülteci gibi kalakalıyor.
”Bir bavula sığamayacak kadar çok, bir odaya sığamayacak kadar azız bazen. Ne fırtınanın ortasındayız ne de limanda. Sadece o uğultulu boşlukta, iki yokluk arasında sallanan bir sarkaç gibiyiz..”












