
BU BİR KAN BAĞIŞI YAZISI DEĞİLDİR.
Bu, bir ülkede insanların neden hâlâ hastane koridorlarında çaresizce bağışçı aradığını sorgulama yazısıdır.
Bu, sağlık sisteminin görünmeyen yüklerinin nasıl vatandaşın sırtına bırakıldığının yazısıdır.
Bu, sosyal devlet ile sosyal medya arasına sıkışmış insanların yazısıdır.
Bugün 14 Haziran.
Dünya Gönüllü Kan Bağışçıları Günü.
Yine teşekkürler edilecek.
Yine kampanyalar yapılacak.
Yine kırmızı kalpler paylaşılacak.
Peki yarın sabah bir hastanenin yoğun bakım kapısında bekleyen insanlara ne olacak?
Çünkü Türkiye’de mesele çoğu zaman kan vermek değil.
Kan bulabilmek.
Türkiye yılda milyonlarca ünite kan toplayan bir sisteme sahip olduğunu söylüyor.
Peki o halde neden her gün yüzlerce insan sosyal medyada bağışçı arıyor?
Sorun bağışçı eksikliği mi?
Planlama eksikliği mi?
Lojistik eksikliği mi?
Güven eksikliği mi?
Yoksa kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği başka bir şey mi?
Soruyorum:
Eğer ülkede bir kan sistemi varsa…
Neden her gün onlarca insan sosyal medyada “acil kan aranıyor” ilanı paylaşmak zorunda kalıyor?
Eğer stoklar yönetiliyorsa…
Neden hasta yakınları telefon rehberindeki herkesi tek tek arıyor?
Eğer bu bir kamu hizmetiyse…
Neden vatandaş kendi hastasının lojistik sorumlusu haline geliyor?
Daha açık sorayım:
Bir insan ameliyat masasına yatmadan önce neden bağışçı organizatörüne dönüşmek zorunda kalıyor?
Bir anne neden çocuğunun trombosit ihtiyacı için gecenin bir yarısı sosyal medyada yardım çağrısı yapmak zorunda kalıyor?
Bir baba neden tedavi sürecinde doktor kadar bağışçı aramakla uğraşıyor?
Kanın fabrikası yok.
Bunu biliyoruz.
Ancak başka bir gerçek daha var:
Vatandaşın da fabrikası yok.
Onun da gücü sınırsız değil.
Onun da dayanma kapasitesi var.
Hasta yakınının görevi tedavi organizasyonu yapmak değildir.
Hasta yakınının görevi kan merkezi gibi çalışmak değildir.
Hasta yakınının görevi sosyal medya kampanyası yürütmek değildir.
Bu ülkede bir yemek siparişi yarım saatte teslim ediliyor.
Bir kargo paketi bir günde kapınıza ulaşıyor.
Bankacılık işlemleri saniyeler içinde tamamlanıyor.
Fakat konu kana geldiğinde insanlar hâlâ telefon rehberlerini karıştırıyor.
Hâlâ sosyal medya ilanları yayımlıyor.
Hâlâ tanımadığı insanlardan yardım bekliyor.
Soruyorum:
Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir çağda, kan arama yöntemi neden hâlâ çaresizlik üzerine kurulu?
Üstelik bu yeni bir sorun da değil.
Yıllardır yaşanıyor.
Yıllardır konuşuluyor.
Yıllardır aynı çağrılar yapılıyor.
Peki o halde soralım:
Sorun biliniyorsa neden çözülmüyor?
Çözüm üretilebiliyorsa neden uygulanmıyor?
Yok eğer çözüm üretilemiyorsa…
Asıl kriz kan stoklarında değil, yönetim anlayışındadır.
En ağır yükü ise kanser hastaları, lösemi hastaları ve düzenli kan almak zorunda olan insanlar taşıyor.
Özellikle trombosit ihtiyacı olan hastalar için durum daha da ağır.
Çünkü trombositin raf ömrü yalnızca birkaç gündür.
Stoklanması zordur.
Bu nedenle birçok aile yalnızca hastalığa karşı değil, zamana karşı da yarışır.
Bir yandan tedavi sürer.
Bir yandan bağışçı aranır.
Bir yandan da saat işler.
Çünkü onların ihtiyacı bir defalık değil.
Sürekli.
Düzenli.
Hayati.
Bir ülkenin sağlık sistemi en çok da en kırılgan insanlarını koruyabildiği kadar güçlüdür.
Bugün Dünya Gönüllü Kan Bağışçıları Günü.
Kan veren herkese teşekkür borçluyuz.
Ama yalnızca bağışçılara teşekkür ederek bu sorunu çözemeyiz.
Asıl soru şudur:
Neden hâlâ insanlar kan bağışının yetersizliğini değil, sistemin eksikliğini kendi imkânlarıyla kapatmaya çalışıyor?
Çünkü bir ülkede vatandaş hastasının kanını Facebook’ta, WhatsApp gruplarında ve sosyal medyada arıyorsa…
Sorun yalnızca kan eksikliği değildir.
Sorun rol değişimidir.
Vatandaşın devletin yapması gereken işi üstlenmeye başlamasıdır.
Çünkü vatandaşın görevi kan bulmak değil, devletin kurduğu sistemin çalıştığına güvenmektir.
Kan bağışçılarına teşekkür etmek elbette gerekir.
Ancak bir gerçeği de görmek gerekir:
Sosyal devletin ölçüsü, kan veren insanların sayısı değil…
Kan arayan insanların sayısıdır.











