
Türkiye’ye yıllardır aynı masal anlatıldı:
“Büyüyoruz, güçleniyoruz, dünya ligine çıkıyoruz.”
Oysa bugün ülkenin gerçek karnesi başka bir şey söylüyor.
Büyüyen ekonomi değil; büyüyen yolsuzluk algısı. Güçlenen devlet değil; çöken kurumlar. Yükselen bir ülke değil; geriye itilen bir Cumhuriyet.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün son Yolsuzluk Algı Endeksi (CPI) raporu bu masalı yerle bir etti. Türkiye 36 puanla 180’den fazla ülke arasında 115’inci sıraya geriledi.
Aynı puanı alan ülkeler kim? Cibuti, Nijer ve Moğolistan.
Şimdi soğuk bir soruyla başlayalım: Türkiye gerçekten bu ülkelerle aynı tip devlet midir?
Hayır.
O halde neden aynı yolsuzluk ligindedir?
Çünkü mesele yoksulluk değil — yönetişimdir.
Mesele kaynak kıtlığı değil — kurum çürümesidir.
“Yönetişim, devletin ne kadar adil, şeffaf ve hesap verebilir biçimde yönetildiğidir.”
Yolsuzluk dediğimiz şey ne?
Bu endeks yalnızca “para çalma”yı ölçmez; bir rejimin ahlâkını ve kurumlarının sağlığını ölçer.
Türkiye’nin puanını aşağı çeken başlıca alanlar şunlardır:
- Sistematik rüşvet algısı,
- Kamu ihalelerinde kayırmacılık,
- Siyasileşmiş yönetişim,
- Bağımsız denetimin bastırılması,
- Yargı ve medyanın baskı altında olması.
Bunlar istisna değil; olağanlaşmış pratiklerdir.
Rakamların çıplak gerçeği
Son on yılın fotoğrafı nettir:
- Türkiye 2013: 50 puan
- Türkiye 2024: 36 puan
14 puanlık düşüş.
Aynı dönemde Moğolistan yerinde saydı, Cibuti hafif toparlandı, Nijer dalgalandı ama Türkiye kadar çökmedi.
Yani onlar dururken Türkiye aşağı düştü. Bu bir tesadüf değil; siyasi tercihtir.
Demokrasi iddiası ile yolsuzluk gerçeği
Cibuti otoriter bir liman devleti. Nijer darbelerle sarsılmış kırılgan bir ülke. Moğolistan kusurlu bir demokrasi.
Türkiye ise kendini hâlâ “ileri demokrasi” diye tanımlıyor.
Peki şu soruyu nasıl açıklayacağız?
Darbeler ülkesi Nijer’le aynı yolsuzluk skoruna sahip bir Türkiye, nasıl hâlâ “ileri demokrasi” olabilir?
Olamaz.
Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.
Demokrasi = bağımsız yargı + özgür medya + hesap verebilir devlet.
Bunlar çöktüğünde sandık bir perdeye dönüşür.
Aynı ekonomi değiliz — ama aynı puandayız
Cibuti liman ekonomisine bağımlıdır. Nijer uranyuma bağımlıdır. Moğolistan kömüre bağımlıdır.
Türkiye ise sanayi, turizm, tarım ve hizmet ekonomisine sahip bir ülkedir.
Yani Türkiye kaynak fakiri olduğu için değil, kurum fakiri hale getirildiği için bu ligdedir.
Kurumlar çökünce puan düşer — somut gerçekler
Yargı:
Siyasi etki arttıkça büyük yolsuzluk dosyaları sürüncemede kalıyor. Hesap sorulmadıkça yolsuzluk normalleşiyor.
Medya:
Gazeteciler baskı altında. Yolsuzluk haberleri cezalandırılıyor ya da görünmez kılınıyor. Toplum gerçekleri duyamıyor.
Sayıştay:
Raporlar geç çıkıyor, etkisiz kalıyor, yaptırım üretmiyor. Kamu parası denetlenmiyor.
Bu üç kurum birbirini besler: Yargı susturulursa medya korkar; medya susarsa denetim çöker.
Sonuç: Yolsuzluk kurumsallaşır.
CPI tam da bunu ölçer.
Yukarıda yolsuzluk — aşağıda yoksulluk
Bu tablo soyut kalmasın diye bugünün ekonomik gerçeklerine bakalım:
- Diyarbakır’da hayvancılık %40 gerilemiş. Bu yalnızca bir sektör kaybı değildir; köylerin boşalması, çiftçinin iflası, kırsalın çöküşüdür.
- Her 10 işçiden 8’i işsizlik maaşı alamıyor. Sistem işçiye güvence vermiyor; güvencesizlik normalleşiyor.
- Kayıtlı işsiz sayısı 12 milyona koşuyor. Bu, “geçici sorun” değil; yapısal bir krizdir.
Bir yanda milyarlık ihaleler, kayırmacı düzen, denetimsiz kamu harcamaları… Diğer yanda borcunu ödeyemediği için alyansına haciz konulan kadın, tek geçim kaynağı olan ineği icra memurlarınca götürülen çiftçi.
Borç–kira kıskacında sıkışan dar gelirli
Bu yalnızca haciz hikâyelerinden ibaret değildir.
Dar gelirli bugün iki mengenenin arasında eziliyor: borç ve kira. Ücretler yerinde sayarken kiralar uçuyor; insanlar barınma hakkını dahi krediyle satın almak zorunda kalıyor.
Devletin saraylarında “refah” anlatıları dolaşırken, milyonlarca hanede mutfak masası borçla, taksitle, ertelemeyle ayakta duruyor.
Bu bir yaşam değil — bu bir hayatta kalma mücadelesidir.
Kredi notu ve kredi kartı tuzağı
Milyonlarca yurttaşın kredi notu çökmüş durumda; çünkü düzensiz, güvencesiz gelirle borç çevirmek zorunda bırakıldılar.
Bankalar sermayeye cömert, emekçiye mesafeli: büyük şirketlere ucuz kredi, dar gelirliye kapalı kapı.
Sonuçta insanlar geçimlerini kredi kartıyla sürükler hale geldi.
Bu bireysel savurganlık değil; sistematik bir tuzaktır.
Yolsuzluğun maliyeti, faiz olarak halkın sırtına bindiriliyor.
Aynanın iki yüzü
Bütün tabloyu tek cümlede toplarsak:
Yukarıda yolsuzluk kurumsallaşırken, aşağıda yoksulluk bireyselleştirildi. Devletin hatası halka fatura edildi; faturanın adı da borç oldu.
İtibar krizi: Türkiye nereye düştü?
Bir zamanlar Türkiye şöyle anılırdı:
- G20 ekonomisi,
- AB adayı ülke,
- Bölgesel aktör,
- Yatırım çeken pazar.
Bugün ise raporlarda şu cümle geçiyor:
“Türkiye, Afrika’nın kırılgan devletleriyle aynı yolsuzluk liginde.”
Bu yalnızca bir sıralama değil; itibar çöküşüdür.
Neden?
- Kurumsal bağımsızlık aşındı,
- Yargı siyasallaştı,
- Medya baskı altına alındı,
- Denetim etkisizleşti,
- Kamu kaynakları şeffaf yönetilmedi.
Sonuç:
Yabancı yatırımcı için “riskli ülke”, vatandaş için “güvensiz devlet.”
Gelecek nesiller uyarısı
Bu çöküşün en ağır faturası yalnızca bugünün yurttaşına kesilmiyor.
Kurumları zayıflamış, borçla yönetilen, şeffaflığı kaybolmuş bir ülke, aslında gelecek kuşakların istikbalini de ipotek altına alır.
Bugün bir bütçe açığı, yarın bir demokrasi açığına; bugün bir borç yükü, yarın bir özgürlük kaybına dönüşür.
Bu yüzden mesele yalnızca mevcut iktidar değil — ülkenin uzun vadeli kaderidir.
Türkiye’nin bugünkü yolsuzluk ligindeki yeri bir tesadüf değil, bir yönetim tercihinin sonucudur.
Kurumlar güçlenmeden şeffaflık yükselmez; şeffaflık olmadan adalet tesis edilmez; adalet olmadan da toplumsal güven inşa edilemez.
Bu tablo yalnızca bir sıralama değildir —demokrasinin, devletin ve kamusal ahlâkın sınavıdır.
Tarih, bu sınavın sonuçlarını kayda geçirecektir.













