Tarihi bazen tanklar değil, hesaplanmış ihanetler yazar.
1979–1980 yıllarında İran’da olan biten, bir “devrim” değil; soğukkanlı bir mühendislik operasyonudur.
İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar; Şah Rıza Pehlevi’nin hükümranlığını yıktırdı.
Neden?
Çünkü Şah, ülkesini kalkındırmaya başlamıştı.
Çünkü İran, petrol gelirini sadece satıp tüketen değil, endüstri üreten bir ülke olma yoluna girmişti.
Ancak emperyalizm buna hiçbir zaman izin vermez ve batı, bu coğrafyada ülkelerin kalkınmasını istemez.
İstemez çünkü kalkınan ülke itaat etmez ve hançerler tam da o anda fırlatılır.
Sonra ne oldu?
Ayetullah Humeyni sahneye sürüldü.
Din kisvesi altında bir karşı-devrim, bir din darbesi gerçekleştirildi.
Plan büyüktü, çok büyüktü ve her zamanki gibi “halk”, yine sadece kullanılan bir araçtı.
Ardından domino taşları devrildi.
Türkiye’de ABD güdümlü 12 Eylül…
Evren, Özal, “istikrar” masalları…
Aynı dönemde Afganistan’da ABD destekli dinci yapılar üretildi, sonra ülkeye girildi.
Hepsi aynı zincirin halkalarıydı.
Bugün gördüğümüz tablo, işte bu planların kaçınılmaz sonucudur.
İran’da on binlerce insan tutuklu.
Sokaklarda rejim tarafından öldürülen insanlar var.
150 şehirde, rejime karşı ayaklanmalar sürüyor.
Bu bir protesto değil; bu patlamaya hazır bir fay hattıdır.
…ve asıl korkutucu olan şudur:
Bu kıvılcım her an vatana sıçrayabilir.
Sınırlar haritalarda vardır;
kaosun sınırı yoktur.
Bugün İran’da yaşananlar “uzak bir ülkenin sorunu” değildir.
Bu, bu coğrafyaya verilen açık bir uyarıdır.
Çünkü emperyalizm aynı oyunu sever.
Sadece figüranları değiştirir.
…ve tarih bize şunu defalarca gösterdi:
“Uyanmayan toplumlara, başkaları kader yazar.”
Durum tehlikelidir.
Hem de sandığımızdan çok daha fazla.
ASIL MESELE TAM DA BURADA BAŞLIYOR
Şimdi durup şu soruyu sormak zorundayız:
“İran’da olanlar gerçekten sadece İran’ın meselesi mi?”
Hayır.
Bu coğrafyada hiçbir yangın, sınır kapısında durmaz.
Daha önce durmadı. Bundan sonra da durmayacak.
Bugün İran’da “rejim–halk” çatışması olarak izlenen tablo,
yarın mezhep,
öbür gün etnik gerilim,
sonra ekonomik çöküş,
ardından güvenlik gerekçesiyle baskı olarak yayılır.
…ve tarih bize şunu öğretir:
“Her büyük kırılmanın bir deneme tahtası vardır.”
İran bugün o tahtadır.
Türkiye ise bu satrançta sadece izleyici değildir.
Enerji hatlarıyla, sınır güvenliğiyle, göç dalgalarıyla, mezhep dengeleriyle, içerideki kırılgan toplumsal fay hatlarıyla doğrudan hedef alanın içindedir.
İran’da kaos derinleşirse:
Yeni milyonluk göç dalgaları kapıya dayanır.
Bölgesel çatışmalar vekâlet savaşlarına dönüşür.
“Güvenlik” gerekçesiyle özgürlükler daha da daraltılır.
Ekonomik kriz, olağanüstü hâl mantığıyla yönetilmeye çalışılır.
En tehlikelisi şudur:
Toplumlar korkutuldukça, suskunluk “normal” hâl gibi sunulur.
İran’da bugün yaşananlar bize şunu haykırıyor:
“Bir ülke bir kez din, korku ve dış planlarla kuşatıldı mı; çıkışı onlarca yıl sürer.”
O yüzden bu sadece bir dış politika meselesi değildir.
Bu, gelecekte nasıl bir ülkede yaşayacağımızın meselesidir.
Unutmayalım:
“Emperyalizm önce senaryoyu yazar,
sonra oyuncuları seçer,
en son da seyirciyi ‘kader’e inandırır.”
Uyanmazsak,
bugün İran’da izlediğimiz karanlık,
yarın bize “normal” diye sunulur.
Asıl korkunç olan da budur.
İRAN’DAN TÜRKİYE’YE GİDEN YOL
İran’da olan biten, geleceğin fragmanıdır.
Bu coğrafyada hiçbir rejim krizi, hiçbir halk ayaklanması, hiçbir dış müdahale tek bir ülkeyle sınırlı kalmaz.
Bugün İran’da sokaklar kanla bastırılırken, yarın “istikrar”, “güvenlik” ve “beka” gerekçeleriyle aynı reflekslerin başka ülkelerde devreye sokulması tesadüf değildir.
Göç, yoksulluk, mezhep fayları, ekonomik çöküş ve korku siyaseti; hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Türkiye ise bu zincirin tam ortasında durmaktadır.
Ben bugün İran’a bakarken sadece İran’ı görmüyorum; ben orada susturulan bir halkın arkasından gelen karanlığın, sınır tanımadan yürüdüğünü görüyorum ve şunu çok net söylüyorum: eğer bir toplum “bize bir şey olmaz” rehavetine teslim olursa, önce özgürlüklerini, sonra ekmeğini, en son da sesini kaybeder; emperyalizm önce alkışlatır, sonra korkutur, ardından “normal” diye dayatır ve tarih bize defalarca gösterdi ki uyanmayan milletlere başkaları kader yazar—ben bu yazıyı bir kehanet olsun diye değil, bir uyarı çığlığı olarak yazıyorum, çünkü İran’da yaşananlar sadece bugünün haberi değil, yarının Türkiye’si hakkında sorulması gereken en sert sorudur.













