Anneannem Girit’i anlatırken sesi değişirdi.
Cümleleri yavaşlar, kelimelerin arasına küçük boşluklar girerdi. Sanki bazı yerleri özellikle eksik bırakırdı.
“Deniz orada başka kokar,” derdi.
Başka nasıl kokar, diye sormazdım. Çünkü bazı şeyler tarif edilmez; taşınır.
Biz bu kıyıya sonradan geldik. Ama evdeki eşyaların yarısı başka bir kıyıya aitti. Duvarın kenarında duran bakır tepsi, sandığın dibindeki işlemeli örtü, zeytinyağına batırılmış kekik kokusu.
Girit evin içinde bir gölge gibiydi.
Gitmiş ama çıkmamış.
Anneannemin babası bir sabah “hazırlanın” demiş. Hazırlanmak ne demek, kimse tam bilmemiş. İnsan bir adayı nasıl hazırlar? Hangi ağacı yanına alır? Hangi gölgeyi bavula koyar?
Giderken kapıyı kilitlemişler.
Dönecekmiş gibi.
En çok bunu düşünürüm.
Kapıyı kilitlemek.
Umudu açık bırakmak için yapılan küçük bir yalan.
Ben yıllar sonra ilk kez Girit’e gittiğimde tuhaf bir suçluluk hissettim. Sanki birinin yarım bıraktığı cümleyi tamamlamaya gelmişim gibi.
Hanya’da bir evin önünde durdum. Beyaz badanalı, mavi panjurlu. Elimi duvara koydum. Taş serindi. Kalbim hızlı.
Burada mıydılar?
Belki.
Belki değildi.
Ama o taşın içinde bir şey vardı. Tanıdık bir sessizlik.
Limanın ucunda oturup denize baktım. Su aynıydı. Gökyüzü aynı. Ama insan aynı değil.
Göç, sadece bedenin yer değiştirmesi değilmiş. Dilin de göç edermiş. Anneannem bazı kelimeleri yarım telaffuz ederdi. Bazı sesler boğazında takılırdı. Şimdi anlıyorum; bazı sesler denizde kalmış.
Bir akşamüstü zeytinliklerin arasından yürüdüm. Rüzgâr yaprakları ters çeviriyordu. Alt yüzleri daha açık renkti. Gümüş gibi.
Kökler böyle mi, diye düşündüm.
Üstü bir yerde,
altı başka bir yerde.
Ben o gün bir şey bırakmadım Girit’te.
Ama bir şey aldım.
Eksikliği.
Çünkü eksiklik de mirastır.
Döndüğümde eve girer girmez mutfağa gittim. Zeytinyağı şişesini açtım. Kokladım. Gözlerim dolmadı. Dram yoktu. Sadece yoğun bir tanıma hissi.
Anneannem artık yok.
Ama Girit hâlâ var.
Bir ada olarak değil.
Bir boşluk olarak.
Ve insan bazen boşluğa da kök salar.
Tuzun hafızası geçmez.
Deniz çekilir, taş kalır.
İnsan gider, hüzün kalır.
Ben şimdi iki kıyı arasında değilim.
İki hatıra arasında yaşıyorum.
Ve her sabah kahvemi içerken
bilmeden
bir adayı anıyorum.













