Gökte bulutlar, ansızın açan güneş birden başlayan sağanak …
Ansızın gelmiş, sanki hiç haberimiz yokmuş gibi, istemediğimiz bir çehreyle aniden sokak ortasında göz göze gelmiş gibi davranıyoruz her güz geldiğinde…
Camda bir kadın beden işçisi elinde ıslak bez… Yüreği kocaman düşmemek için tutunduğu pencere koluna asılmış aşağı baksa korkudan açamayacağı kadar yüksekte bir yerde içi titriyor ama gizliyor …Fırıncının keyfi yerinde sıcak günler geçip gitmiş, herkesin içi titrerken sıcacık ekmek ve susam kokusu içinde tezgâha diziyor fırından çıkardığı ekmek ve simitleri …
Masa başında adam bilgisayar ile hesap makinası arasında gözleri gidip geliyor… Ofiste yetkili kendinden altındaki personelden ama eve gidinceye dek … Diploması, maaşı, hesabındaki parası yetmiyor evdeki üstünlüğü sağlamaya, beklentileri karşılamaya … Gelmiyor bir türlü hesap istediği gibi artıya geçsin diye kaç kez geleceği vereceği kafasında tarttıkça ruhu kararıyor göğe bakıyor daha da kararıyor içi ama umutlu belki de ummadık yerden para çıkmadık candan umut bekliyor…
Sokakta çocuk ağlıyor alınmadı diye istediğine, kabir başında büyüse de hep çocuk kalmış evlat vermek istemediğine toprağa … Birkaç saat önce elini bırakmaya cesaret edemediği musallada ömrü boyunca elinden tutan Annesinin gidişindeki çaresizliğe …
Kadın yine en şık benim havasında çıkıyor evin kapısından paltosunu yeni almış ayakkabıları yağmurdan ıslanıyor çorapları ten rengi ıslansa da belli olmazın yetinmişliğiyle … Başka hiçbir gücü yok şangur şungur anahtardan çok aksesuar dolu anahtarlığının sesinden başka bu hayatta kendini duyurabileceği üstünlüğü, işe gitmek istemiyor olsa gerek ki isyanından kapıyı öyle bir çekiyor ki nasıl inletiyor sessiz koridorları …
Yerde çiğ tanesi bir yaprağa tutunmuş yaprak düşmemek için dala …Oysa bütün dallar sonbaharda dökülür inadından direniyor Yaşı gelmiş geçmiş olsa da tıpkı hayata direnen her bir insan gibi …
Bütün yolcuların vardığı liman, hasretin sonlanacağına inanarak çıkılan yollar ve bir türlü gelmeyen vuslat insan hep olamayacağa hasret …
İçinden edilen dualar duyursa bozulur büyüsü çünkü ya nazar olursa kem gözler duyar da istemezse hayalin gerçeğe dönüşünü …En çok güvendiğin omuz bir an sana hasım, hasmına can ciğer olmuşçasına durursa karşında
Nerede bulduğun huzur, nerede son bulur bu hüzün bilmez kimseler, ama en çok da konuşur yol gösterir akıl verir herkesler …
Aklın çözemediği soruları kalp ile çözmeye kalkıştıkça yol biter ama vasıl olunmaz murada …
Senin olanı sımsıkı tutmadıkça elinde, elin olanın sana verileceğine inanmayı seçtiğin gün kaybetmiştin aslında …
Yokluk ile varlık arasında gelip gitmelerinden şimdi bomboş, muğlak bir yarına savrulurken bavulunun bomboş elinde kalması …
Kazanıyorum sanırken kaybettiği tüm varlığını geç de olsa idrak ettiğinde kendine gelir insan …
Oysa hayat sandığımız gibi nabız attıkça, nefes aldıkça değil fark edildiğini fark edince açar insana kendini , gün yüzünü gösterir insana ve içimizde saklanan umut o vakte kadar saklar kendini …
Uykudan uyanmış çocuk, gülümseyerek açıyor gözlerini sabaha. Onun için, onun dışında herkes telaşta, kaygıyla geleceğini örüyorlar. Çocuk sakin, huzurlu, yarına olan umudunun varlığından emin … İhtiyacı olmadıkça çıkarmıyor onu kimsenin alamayacağı minik kalbinde sakladığı yerden.
Güze dair ne varsa gelmiş …Mevsim son bahar, aylardan ekim, dinmeyen yağmurlar, aralıktan kendini gösterip ansızın açan güneş, tufandan kaçarcasına şehre sığmayan bir yerden bir yere koşan kalabalıklar, en çok da birbirinden kaçarken çarpışan insanlar mevsimi …











