Seniye Nazik Işık’a ithafen
İnsanın tek başına kendisine yettiği, toplumdan azade bir mutluluk kurabileceği fikri bana hep büyük bir yanılgı gibi gelir. Yaşadığımız sokaktan, geçtiğimiz yollardan, insanlığın ortak sancısından bağımsız bir huzur ne kadar gerçek olabilir ki? Etrafımızda bunca adaletsizlik varken; birileri kırılıp dökülürken, hayatlar parçalanırken, kendi kozamıza çekilip yakaladığımız o dinginlik, ilk rüzgârda dağılmaya mahkûm sahte bir sığınaktan ibaret.
Ben kendi adıma, gerçekten var olduğumu ve iyileştiğimi ancak bir başkasının yarasına dokunabildiğimde, o ortak hayatın yükünü omuzlayabildiğimde hissediyorum. Çünkü insanın insana, hepimizin de bir arada durabilmeye ihtiyacı var.
İnsan, yalnızca kendi içine kapanarak tamamlanan bir varlık değil, başkalarıyla kurduğu ilişkilerin içinde kendini bulan bir canlı. Kendi başına iyi bir hayat kurduğunu düşünen insan bile, farkında olmadan başkalarının kurduğu dünyanın içinde yaşıyor. Kullandığı dil, yürüdüğü yollar, öğrendiği değerler, sevme biçimi, hatta yalnızlığı bile başka insanlarla kurduğu ilişkinin izlerini taşıyor.
Bu yüzden bireyin toplumdan bağımsız bir mutluluk tasarlaması bana göre biraz da kendi gölgesinden kaçmasına benziyor. Ne kadar uzağa giderseniz gidin, insanın içine yerleşmiş o ortak hayat duygusu peşinizden geliyor. Başkasının acısını görmezden gelmek, onu ortadan kaldırmıyor; yalnızca kendi vicdanımızın görüş alanından çıkarıyor.
Levinas’ın “öteki”nin yüzü üzerine söylediği şey bana tam da bunu düşündürüyor. Karşımızdaki insanın yüzü, yalnızca bize bakan bir yüz değil, fark ettiğimiz anda bizi de işin içine katan bir yüz. Belki insan olmanın ağır taraflarından biri burada başlıyor. Başkasının varlığı, kendi sınırlarımızı hatırlatıyor bize. Artık yalnızca kendimizden sorumlu olmadığımızı anlıyoruz.
Martin Buber’in “Ben–Sen” ilişkisi de başka bir yerden aynı noktaya dokunuyor. Karşımızdakini yalnızca hayatımızdaki biri gibi algıladığımızda aramızdaki gerçek karşılaşma biraz eksik kalıyor. Oysa bir insanı gerçekten gördüğümüzde, aramızdaki mesafe de değişiyor. Artık karşımızda hayatımızdan geçip giden biri değil, varlığıyla bize de dokunan bir “Sen” var.
Belki bu yüzden bazı karşılaşmalar insanın hayatında yıllarca kalıyor. Birinin söylediği tek bir cümle, hiç beklemediğimiz bir anda uzattığı el, sustuğumuz yerde yanımızda durması, bize kendimizi yeniden hatırlatabiliyor. İnsan bazen bir başkasının hayatına küçük bir dokunuşla giriyor ve o dokunuşun kendi içinde açtığı yeri yıllar sonra fark ediyor.
Burada mesele herkesi kurtarmak da değil. İnsanlığın bütün acılarını kendi omuzlarına yüklemek mümkün değil. Bazen yalnızca birinin acısını görmemek için başımızı çevirmemek bile yeter. Birinin düştüğünü gördüğümüzde yürümeye devam etmemek, haksızlığa uğrayanın yanında durmak, gözlerini kapatmamak, susmamak, kendi huzurumuzu başkasının mutsuzluğu üzerine kurmamaya çalışmak önemli. Belki de insanın elinden gelen, çoğu zaman bundan daha fazlası. Bir bedel ödemeyi göze aldığımız anda yapabileceklerimiz de çoğalıyor.
Huzur, dünyadan çekilip kapıyı içeriden kilitlemekle elde edilen bir şey değil. İnsan ne kadar kendine çekilirse çekilsin, dışarıda olup bitenlerden bütünüyle kopamıyor. Belki huzur dediğimiz şey, bütün bunlara rağmen insanlığımızı kaybetmemekte saklı.
Bireyin kendine ait bir yalnızlığı olması bir gereklilik. İnsan zaman zaman kendi içine çekilir, susar, kendisiyle baş başa kalmak ister. Fakat bu bireysel yalnızlık ihtiyacı ile kopuş arasında ince bir çizgi var. Yalnızlık insanın kendisine dönmesini sağlayabilir; kopuş ise başkasının acısını artık görmemeye başladığımız yerde başlar.
Belki gerçek iyileşme de burada kendisini var ediyor. Kendimizi dünyadan korumaya çalışırken dünyaya karşı sağırlaşmamakta, körleşmemekte…
İnsan yalnız başına yaşayabilir. Kendi yalnızlığına da ihtiyaç duyabilir. Ama insanın bu şekilde kendisine yettiğini düşünmeye başladığı yerde bir şey eksiliyor sanki. Başkasının yarasına gözlerini kapatmak, yalnızca onun acısından uzaklaşmak değil; kendi vicdanımızı da daraltmak. Dünyanın bütün yükünü taşımamız mümkün değil elbette. Fakat gördüğümüz acıya sırtımızı dönmemek hâlâ bizim elimizde. Belki bireysel mutlulukla toplumsal mutluluğun birbirine değdiği yer de burası. İnsan yalnızca kendini kurtarmaya çalıştığında dünyası küçülüyor, bir başkasının hayatına değebildiğinde ise kendi hayatının anlamına başka bir yerden bakmaya başlıyor. Çünkü insanın iyiliği, başkasının yok sayıldığı yerde tamamlanmıyor. Bireysel huzurun da bir sınırı var. Başkasının acısını görmezden gelerek, susarak kurulduğunda, insanın içinde, özüne aykırı bir yere yaslanıyor ve hep eksik kalıyor.













