Zamanın ruhu; kutsal değerlerin gölgesine sığınan kirli kumpaslar, safi kötülük ve sağır edici bir duyarsızlıkla daralırken; bayrak, din ve ötekileştirme söylemleri arasında asıl mağdurlar sessizce yok sayılıyor. Halkların kardeşliği ve eşit vatandaşlık vaadleri birer uzak ütopyaya dönüşürken; her gün cinayete kurban giden kadınlar, şiddet ve nefretle kuşatılmış LGBT-İ bireyler, suistimale, istismara uğrayan çoçuklarımız ve öldürülen savunmasız sokak hayvanları, bu devasa güç oyununun görünmez kurbanları haline geliyor. Karşımızdaki zihniyet; kendinden farklı düşünen, farklı yaşayan ve nefes alan hiçbir canlıya yaşam hakkı tanımak istemeyen mutlak bir tahakküm uyguluyor. Bu tahakküm, sadece bedenleri değil, toplumun bir arada yaşama iradesini ve kolektif hafızasını da hedef alıyor.
Ekonomik çöküşün ağırlığı altında, milyonlarca insan açlık sınırının altında, insan onuruna yakışmayan bir hayata mahkûm edilmiş durumda. Sokakların her köşesinde evsizlerin, umudunu yitirmiş gençlerin ve sokak çocuklarının artışına tanıklık ederken, memleketin toprağı, suyu ve stratejik geleceği parsel parsel yabancı sermayeye ve yandaş odaklara el değiştiriyor. Gençlik; kirli siyasi manevralar ve derin yapıların marifetiyle, tıpkı geçmişin acı hatıralarında olduğu gibi yapay kutuplaşmalarla birbirine düşürülmek isteniyor. Bu planlı toplumsal ayrışma, halkın umudunu tüketirken gerçek sefaletin, derin yolsuzluğun ve sistemik çürümenin sorgulanmasını engelleyen aşılmaz bir kalkan vazifesi görüyor. Hakikat, ideolojik gürültülerin ve suni gündemlerin arasında boğulmak isteniyor.
Adaletin terazisinin bozulduğu bu iklimde, hukuk sadece güçlünün elinde bir cezalandırma aracına dönüşmüşken, bireyin sığınacağı tek kale kendi iç sesi. Bu coğrafyada hapishanelerin suçsuzlarca doldurulduğuna, muhalif her kesimden insanın hayatları ile oynandığına tanıklık edenler, aynı muameleye uğramamak ve özgürlüklerinden olmamak için susuyor, pusuyor. Dört bir yanı korku dağları sarmış durumda.
Farkında olmanın verdiği o ağır sancı, değiştirememenin yarattığı derin çaresizlikle birleşse de; bu karanlığa tanıklık etmek, haksızlığı tüm çıplaklığıyla haykırmak bugün insan kalabilmenin yegâne yolu. Sessiz kalmak, her geçen gün genişleyen bu adaletsizliğin görünmez bir suç ortağı olmak anlamına geliyor.
Çünkü biliyoruz ki; gerçek vicdan, herkesin korkuyla sustuğu o kör noktadan konuşmaya başladığında gerçek anlamını bulur. Bu tanıklık ve ses çıkarma iradesi, karanlığın ebedi olmadığını kanıtlayan, yarının aydınlığını bugünden kuran en onurlu direniştir. İnsanlık onuru, her şeye rağmen adaleti, eşitliği ve merhameti savunma cesaretinden beslenir; bu çığlık, yıkılan değerlerin arasında filizlenecek yeni bir yaşamın ilk tohumudur.













