Hepimizin küçük hayatları var.
Bir sabah gözümüz sulanır, bir yerimiz ağrır, yüzümüzde ansızın bir sivilce çıkar. Beklenen bir tahlil sonucu, çalan ya da çalmayan telefon, kırıcı bir söz, yetişmeyen para, bozulan bir ilişki… O anda bedenimizde ya da hayatımızda olan şey, dünyanın merkezine yerleşir.
Dışarıdan bakana küçük görünen bu dertler, yaşayana küçücük gelmez. İnsan acıyı önce kendi bedeninde duyar. Kalbi kırıldığında, milyonlarca insanın kalbinin kırılmış olduğunu bilmek onunkini hemen onarmaz.
Bir de daha büyük meseleler var: Yoksullaşan toplumlar, barınma sorunu, fırsat eşitsizliği, üniversitelerin hâli, kadınların güvenliği, savaşlar, göçler, iklim krizi… Bunları düşündüğümüzde kendi dertlerimizden utanır gibi bile oluruz. “Ben bunu mu düşünüyorum şimdi?” deriz.
Oysa mesele, kişisel acımızla dünyanın acısını yarıştırmak değil. Kendi derdimize hakkını verirken başkasının derdine körleşmemek. İnsan olmanın zor tarafı belki de bu dengeyi bulmak.
Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezilerini yıllar sonra yeniden düşündüğümde, kitabın aslında çocukluğumuzdan kalma bir macera hikâyesinden çok daha fazlası olduğunu görüyorum.
Güliver önce Lilliput’a, Cüceler Ülkesi’ne gider. Oradaki insanlar küçücüktür; ama hırsları, iktidar arzuları, birbirlerine kurdukları tuzaklar hiç de küçük değildir. Swift’in en acımasız alaylarından biri de budur: Lilliputlular, yumurtanın hangi ucundan kırılması gerektiği üzerinden savaşacak kadar büyük bir düşmanlık yaratırlar.
Yumurtayı büyük ucundan kıranlar ve küçük ucundan kıranlar…
Bugünden bakınca ne kadar tanıdık bir dünya. İnsanlık, gerçek acıları çözmekten çok, küçük farkları büyük kimlik savaşlarına çevirmek için olağanüstü bir enerji harcıyor. Güliver orada devdir; onları avucunun içine alabilecek kadar büyük, saraylarından daha yüksek, ordularından daha güçlüdür. Ama bu büyüklük ona gerçek bir kudret sağlamaz. Çünkü küçük insanların küçük hesapları, büyük bir insanı da bağlayabilir.
Sonra Güliver Devler Ülkesi’ne gider. Bu kez kendisi küçücük kalır. Bir çocuğun oyuncağı gibi ele alınır, devasa bedenlerin yanında kendi bedeninin kırılganlığını görür. Bir önceki ülkede her şeye yukarıdan bakan adam, bu kez aşağıdan bakmak zorundadır.
Hayat da biraz böyle değil mi?
Kendimizi güçlü, önemli, hatta vazgeçilmez sandığımız zamanlarda, bir gün gelir hayat bizi küçültür. Yaş almak, bir kayıp, bir hastalık, bir doktorun ağzından çıkacak cümleyi beklemek… Çok önemli görünen işler, unvanlar, paralar, planlar; bir tahlil sonucunun karşısında bambaşka bir ölçüye geçer.
Ama bunun tersi de olur. Kendimizi küçük ve etkisiz gördüğümüz zamanlarda, bir sözümüzün, bir davranışımızın, bir dayanışma biçimimizin ne kadar büyük bir sonuç yaratabileceğini anlarız.
Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümünde de insanın hayatı birdenbire başka bir ölçeğe geçer. İvan İlyiç’in mesleği, çevresi, evi, toplum içinde kabul gören düzgün hayatı vardır. Sonra hastalanır. Hastalıkla birlikte büyük sandığı birçok şey küçülür; önemsemediği bazı sorular ise devleşir.
“Nasıl yaşadım?” sorusu bütün odaları kaplar.
İnsanın içinde görünmeden çalışan bir terazi var sanki. Bir kefede gündelik hayatın acıları, diğerinde dünyanın yükü. Terazi sabit durmuyor. Bir gün kişisel hayat ağır basıyor; ertesi gün dünyaya bakıp kendi şikâyetimizin küçüklüğünü görüyoruz. Ama bu küçüklüğü görmek, kendi acımızı yok etmiyor. Yalnızca bakışımızı genişletiyor.
Virginia Woolf’un romanlarında sevdiğim şey bu bakışın inceliği. Mrs Dalloway bir günün hikâyesidir: Bir kadın parti hazırlığı yapar, sokakta yürür, çiçek alır, eski bir aşkı hatırlar. Ama o sıradan günün içinde savaşın yarası, sınıf farkları, yaşlanmak, yalnızlık ve ölüm vardır.
Bir gün, bütün bir çağın ağırlığını taşıyabilir.
Kişisel olanla toplumsal olan birbirinden hiç de uzak değil aslında. Ekonomik kriz önce mutfakta görünür. Savaş önce bir çocuğun korkusunda belirir. Eşitsizlik, iyi eğitim alma ihtimalinin uzağında kalmış bir gencin hayatına sızar. Büyük kararlar sonunda hep küçük hayatların içine düşer.
Bir kira ödenemediğinde, bir üniversiteli kendine güvenli bir gelecek kuramadığında, bir yaşlı tedavisine yetişemediğinde, bir kadın sokakta tedirgin yürüdüğünde; büyük meseleler artık soyut olmaktan çıkar. Evimizin içine girer.
Kafka’nın Dönüşümünde Gregor Samsa bir sabah böceğe dönüşür. Bu, ilk bakışta bir adamın başına gelen tuhaf ve kişisel bir felakettir. Ama ardından ailenin ekonomik bağımlılığı, çalışmanın insanı nasıl tükettiği, sevginin hangi şartlarda geri çekildiği ortaya çıkar. Bir evin içindeki sessizlik, bütün bir çağın sesine dönüşür.
Çocukken Birleşmiş Milletler’i çok romantik hayal ederdim. Bütün ülkelerin aynı masada oturup dünyanın daha iyi bir yer olması için kararlar verdiğini düşünürdüm. Savaşların bitmesi, çocukların korunması, insanların birbirine zarar vermemesi için konuşuyorlar sanırdım.
Sonra büyüdüm. O masaların da güç dengeleriyle, çıkarlarla, pazarlıklarla ve söylenmeyenlerle dolu olduğunu gördüm. Dünyanın büyük organizasyonları da insanların küçük hayatları kadar çelişkiliymiş. Bazen büyük sözlerin ardında çok küçük hesaplar saklanıyor.
Swift’in söylediği şey de biraz bu: İnsan kendini ne kadar gelişmiş, akıllı ve medeni sayarsa saysın; kibri, açgözlülüğü ve iktidar tutkusu onu tuhaflaştırmaya devam ediyor.
Yine de dünya yalnızca büyük kurumların, devletlerin ve görünmez masalarda yapılan pazarlıkların yeri değil. Dünya, aynı zamanda birbirimizin hayatında açtığımız küçük alanlardan oluşuyor. Bir dostun sesi, bir kedinin başını okşamak, sabah yürüyüşünde denizi görmek, bir tuvale ilk rengi sürmek… Büyük tarihin içinde küçücük bir an, insana yaşamaya devam etmek için gereken gücü verebilir.
Belki mesele hangi derdin daha önemli olduğuna karar vermek değil.
Mesele, ölçeği değiştirebilmek.
Bazen kendi acımıza yakından bakmak; bazen başımızı kaldırıp daha geniş bir dünyayı görmek. Bazen Lilliput’ta dev olduğumuzu sanmak; bazen Devler Ülkesi’nde ne kadar kırılgan olduğumuzu kabul etmek.
Çünkü insan ne yalnızca kendi gözünün gördüğü kadardır ne de dünyanın bütün ağırlığını tek başına taşıyabilecek kadar büyük.
İnsan, ikisinin arasında yaşar.
Hem kırılgan hem sorumlu.
Hem kendi derdiyle meşgul hem başkasının derdine bakmakla yükümlü.
Belki hayatın en olgun hâli de budur: Kendi acımızı önemserken başkasının acısını unutmamak












