Bazı şeyler büyük bir gürültüyle başlamaz. Bir ipliğin ucundan, bir meraktan, bir kadının “Acaba?” diye sormasından doğar.
Sonra o ipliğe başka renkler eklenir. Ekonomiyi düşünen bir kadın gelir; sözüne edebiyat karışan bir başkası. Sevgiden, hayal kırıklığından, işten, çocuklardan, dünyadan, kendinden söz edenler… Her biri kendi rengini getirir. Ve bir süre sonra ortaya yalnızca yazılardan oluşan bir sayfa değil, ilmek ilmek dokunmuş büyük bir hayat kumaşı çıkar.
Güncel Kadın’ın on beş yılı bana biraz bunu düşündürüyor.
Tennyson’ın The Lady of Shalott şiirinde, Camelot yakınlarındaki bir kulede yaşayan genç bir kadın vardır. Bir lanet yüzünden dünyaya doğrudan bakması yasaktır. Günlerini dokuma tezgâhının başında geçirir; dışarıdaki hayatı yalnızca karşısındaki aynaya yansıyan görüntülerden izler. Tarlalardan geçen insanları, nehirden süzülen tekneleri, düğün alaylarını, şövalyeleri görür ve gördüklerini dokumasına işler.
Hayat onun için hep bir yansıma, bir gölge, uzaktan gelen bir görüntüdür. Oysa insan yalnızca başkalarının hayatını seyrederek, onları kendi dünyasında yeniden dokuyarak ne kadar yaşayabilir?
Bir gün aynada Sir Lancelot’u görür. Parlayan zırhı, güçlü ve canlı görüntüsü, dünyaya ait oluşu onu büyüler. Lady of Shalott ilk kez aynadan değil, doğrudan dışarıya bakmak ister. Tezgâhından kalkar ve pencereye yönelir. O anda lanet gerçekleşir: Ayna çatlar ve kırılır; dokuması çözülür. Kaderinin geldiğini anlayan kadın, bir kayığa adını yazar ve nehrin akışına kendini bırakır. Camelot’a doğru ilerlerken şarkı söyler; ancak şehre vardığında hayatı sona erer. İnsanlar onu görür, fakat onun hikâyesini ancak ölümünden sonra fark ederler.
Bu şiirde büyü, yalnızca masallardaki gibi dışarıdan gelen bir güç değildir. Bazen hayatın içine yerleşmiş görünmez yasaklardır. Bazen insanın kendisi olmasını, dünyaya doğrudan katılmasını, kendi sesini duyurmasını engelleyen korkular, kurallar ve koşullar vardır. Bazen de varlığımız, başkalarının bakışıyla, bize biçilen rollerle, görünmez sınırlarla zedelenir.
Lady of Shalott’un aynası kırıldığında yalnızca bir nesne kırılmaz; onu dünyadan ayıran düzen de parçalanır. Dokuduğu hayat çözülür, güvenli alanı yok olur. Fakat aynı anda ilk kez kendi arzusuyla hareket eder. Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca bir trajedi değil; görünür olma, yaşama ve kendi kaderine dokunma isteğinin de hikâyesidir.
Bazen hayatta böyle büyülerle karşılaşırız. Önümüzde görünmeyen engeller belirir. Varlığımızın, sesimizin, emeğimizin zedelendiğini hissederiz. Kendimizi yalnızca bir aynadaki yansıma kadar gerçek sanmaya başlayabiliriz. Oysa her kırılma, bizi yeniden kendi hayatımıza çağıran bir işaret de olabilir.
Biz de çoğu zaman hayatı doğrudan değil, birbirimizin hikâyelerinden geçen ışıkla görürüz. Bir kadının anlattığı kayıp, kendi içimizdeki eski bir yaraya değebilir. Bir başkasının cesareti, uzun zamandır adı konmamış bir isteğimizi uyandırabilir. Bir cümle, bir başkasının hayatında pencere açabilir.
Güncel Kadın, on beş yıldır o pencereyi açık tutuyor. Kadınların yalnızca seyirci olmadığı, yaşadığını, düşündüğünü, ürettiğini kendi sesiyle dokuduğu bir yer kuruyor. Her yazı, büyük kumaşa atılan yeni bir ilmek; her ses, desenin içine karışan vazgeçilmez bir renk.
Bir dokumanın güzelliği, tek bir ipliğin parlaklığında değil; renklerin birbirine değdiği yerde saklıdır. On beş yıl boyunca birbirimizin hikâyelerine değdik, onları biraz daha büyüttük, biraz daha çoğalttık. Kimi zaman aynaların gösterdiği dünyayı anlattık, kimi zaman aynayı kırıp dışarıya baktık. Kimi zaman da çözülmek üzere olan bir hayatı yeniden ilmek ilmek kurduk.
Ve belki sürdürülebilirlik tam da budur: Aynadan gördüğümüz hayatı, birbirimizin elleriyle gerçek bir dokumaya çevirmek. Engellerin, büyülerin ve kırılmaların içinden geçerek varlığımızı yeniden kurmak. Henüz tamamlanmamış, tamamlanması da gerekmeyen; her yeni sesle yeniden güzelleşen bir dokumaya.












