
Türkiye yine diken üstünde.
Sokak gergin.
Sosyal medya bilgiyle değil, öfkeyle akıyor.
Bir paylaşım geliyor.
Arkasından yenisi.
Bir iddia düşüyor.
Dakikalar içinde karşı iddia yayılıyor.
Korku büyüyor.
Öfke çoğalıyor.
İnsanlar taraf seçmeye zorlanıyor.
Ama çok az insan durup şu soruyu soruyor:
Gerçekten ne oluyor?
Daha doğrusu…
Bugün gördüklerimiz, yıllardır biriktirilen bir düzenin sonucu değil mi?
Çünkü bugün mesele yalnızca CHP değil.
Yalnızca Özgür Özel değil.
Yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu değil.
Yalnızca mahkeme değil.
Yalnızca parti içi kavga hiç değil.
Bugün mesele, Türkiye’de siyasetin nasıl işletildiğidir.
Bir ülke vatandaşını sürekli kriz halinde tutuyorsa, orada olay değil yöntem sorgulanır.
Bu ilk değil.
Bir umut doğuyor.
Ardından kırılma geliyor.
Bir birliktelik kuruluyor.
Dağılıyor.
Bir lider öne çıkıyor.
Yıpranıyor.
Başka bir isim umut oluyor.
Tartışmalı hale geliyor.
Toplum tam nefes alacak gibi oluyor.
O anda yeni kriz geliyor.
Bu ne?
Tesadüf mü?
Bitmeyen siyasi beceriksizlik mi?
Yapısal çürüme mi?
Bu kadar tekrarın tamamını tesadüf diye açıklamak giderek zorlaşıyor.
Ben daha ağır soruyorum:
Kriz artık bu ülkenin yönetim dili mi?
Hatırlayın.
Altılı Masa.
Aylarca umut diye anlatıldı.
Toplumun önüne değişim diye kondu.
Sonuç?
Dağılma.
Hayal kırıklığı.
Güven kaybı.
Hatırlayın.
Muhalefetin dağılacağı o günlerde sıkça konuşuluyordu.
Bugün milyonlar yalnız yaşanan olaya bakmıyor.
Desene bakıyor.
Bu yüzden toplumsal şüpheyi küçümsemek kolaycılıktır.
Bu toplum hafızasız değil.
1960’ı biliyor.
1971’i biliyor.
1980’i biliyor.
Muhtıraları biliyor.
Parti kapatmalarını biliyor.
Siyasi yasakları biliyor.
28 Şubat’ı biliyor.
Ergenekon’u biliyor.
Balyoz’u biliyor.
Kumpasları biliyor.
15 Temmuz’u biliyor.
Tasfiyeleri biliyor.
Böyle bir topluma dönüp “neden şüphe ediyorsun?” diye sorulmaz.
Asıl soru şudur:
Bu ülke vatandaşını neden sürekli şüpheyle yaşamaya mahkûm ediyor?
Şimdi görünmeyenlere bakalım.
Selahattin Demirtaş.
Yıllardır içeride.
Osman Kavala.
Yıllardır içeride.
Her iki isim de yalnızca iç siyasi tartışmaların değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına ilişkin uluslararası hukuk geriliminin de merkezinde yer aldı.
Can Atalay.
Seçilmiş bir milletvekili olarak hukuk ve temsil tartışmalarının odağında.
Gazeteciler.
Muhalif aktörler.
Yerel yönetimler üzerindeki baskı tartışmaları.
Dosyalar aynı değil.
Suçlamalar aynı değil.
Hukuki zeminler aynı değil.
Ama toplum hukuk tekniği tartışmıyor.
Toplum başka bir şey soruyor:
Bu ülkede neden bazı isimler sistematik biçimde siyasi denklemin dışına itiliyor gibi görünüyor?
Bu soru küçümsenemez.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim takviminden ibaret değildir.
Adalet duygusuyla yaşar.
Adalet duygusu çökerse sandık tek başına yetmez.
Daha ağır bir yere gelelim.
Bir devlet yalnız kendi yasalarıyla değil, imza attığı uluslararası hukuk düzeniyle de ölçülür.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmış bir ülkenin, insan hakları ve adil yargılanma başlıklarında sürekli kriz üretmesi yalnız iç politika meselesi değildir.
Bu dış dünyaya da mesaj verir.
Yatırımcıya mesaj verir.
Müttefike mesaj verir.
Vatandaşa mesaj verir.
En tehlikelisi şu mesajdır:
“Karar çıksa da uygulanmayabilir.”
İşte hukuk devletini çürüten zehir budur.
Çünkü sorun yalnız yanlış karar değildir.
Doğru kararın bile hayata geçeceğine güven kalmamasıdır.
Şimdi şu psikolojik soruyu soralım:
Neden?
Bazı kararlar neden uygulanmaz?
Bazı süreçler neden uzar?
Bazı dosyalar neden kapanmaz?
Burada mesele yalnız hukuk değildir.
Güç psikolojisidir.
Tek merkezli sistemler çoğu zaman geri adımı hukuki değerlendirme olarak değil, otorite kaybı olarak okur.
Mesaj şudur:
“Son sözü ben söylerim.”
İşte bu yüzden mesele yalnız dosyalar değildir.
Mesele, topluma verilen psikolojik mesajdır.
Korku yalnız içeridekilere verilmez.
Dışarıdakilere gösterilir.
Sınır çizilir.
Alan daraltılır.
Sessizlik öğretilir.
Şimdi CHP’ye dönelim.
Atatürk’ün kurduğu parti.
Cumhuriyet’in kurucu partisi.
Sıradan bir siyasi tabela değil.
Bir sembol.
Bir hafıza.
Bir miras.
Bugün ne görüyoruz?
İç parçalanma.
Meşruiyet tartışması.
Lider savaşı.
Mahkeme gölgesi.
Güven erozyonu.
Soruyorum:
Türkiye’nin kurucu partisinin bu hale gelmesi gerçekten yalnızca iç mesele mi?
Hayır.
Bu temsil krizidir.
Çünkü seçmen artık yalnızca kızgın değil.
Yetim hissediyor.
İktidara güvenmeyen seçmen olur.
Muhalefete güvenmeyen seçmen alarmdır.
Kimseye güvenmeyen seçmen sistem krizidir.
Çünkü o noktada insanlar çözüm aramayı bırakır.
Güçlü merkeze razı olmaya başlar.
İşte modern totaliterleşmenin sessiz eşiği tam burasıdır.
Tankla gelmez.
Postalla gelmez.
Daha sofistike gelir.
Alternatifleri çürüterek gelir.
Muhalefeti birbirine kırdırarak gelir.
Toplumu yorar.
Toplumu umutsuzlaştırır.
Toplumu hakikatten şüphe eder hale getirir.
Sonra tek bir kelime yerleşir:
“Boşuna.”
İşte en tehlikeli kelime budur.
Vatandaş “boşuna” dediği gün yalnız siyasetten çekilmez.
Kendi iradesinden de vazgeçer.
Şimdi en rahatsız edici yere gelelim.
Normalde her gelişmeye açıklama yetiştiren iktidar neden sessiz?
Bu ayrıntı değil.
Bu siyasal alarmdır.
Normal zamanlarda ne olur?
Dakikalar içinde anlatı kurulur.
Sözcüler konuşur.
Suçlu işaret edilir.
Gündem çerçevelenir.
Bu kez?
Sessizlik.
Neden?
Rakibin kendi içinde tükenmesi mi bekleniyor?
Krizin kendi enerjisiyle büyümesi mi isteniyor?
Siyasi maliyet hesabı mı yapılıyor?
Başka dosyalar mı ilerliyor?
Kesin hüküm kurmam.
Şunu söylerim:
Sürekli konuşan bir siyasi iktidarın aniden susması, doğal olarak yorum üretir.
Şimdi asıl büyük soruya gelelim.
Herkes CHP’ye bakarken Türkiye’de ne oluyor?
Ekonomide ne oluyor?
Yargıda ne oluyor?
Kurumsal yapıda ne oluyor?
Dış politikada ne oluyor?
Hangi kararlar sessizce ilerliyor?
Hangi dosyalar gölgede kalıyor?
Çünkü tarih bunu defalarca gösterdi:
Toplumun gözü büyük krizlere çevrildiğinde, başka gelişmeler sessizce arka plana itilir.
Komplo yazmıyorum.
Bir rejim psikolojisini okuyorum.
Bu ülkede artık siyasetten çok belirsizlik yönetiyor.
Hukukun işlemediğine inanan toplum, en sonunda güce teslim olur.
En büyük kriz CHP değil.
En büyük kriz yalnız iktidar değil.
En büyük kriz yalnız muhalefetin beceriksizliği hiç değil.
En büyük kriz güvenin çökmesidir.
Güven çökünce kurum çöker.
Kurum çökünce temsil anlamını yitirir.
Temsil çökünce demokrasi dekor olur.
Peki çözüm?
Yeni hayal tüccarlarının peşine takılmak değil.
Toplumu her seferinde yeni yüzlerle oyalayan siyasi döngüye teslim olmak değil.
Muhalefetin kendi egolarıyla toplumu rehin almasına sessiz kalmak hiç değil.
Çözüm açık:
Şeffaf siyaset.
Gerçek iç demokrasi.
Bağımsız hukuk.
Hesap verebilir kurumlar.
Unutmayı reddeden toplumsal hafıza.
Çünkü bugün en büyük savaş sokakta değil.
Zihinde.
Sorun artık oyuncularda değil. Oyunu kuran düzendedir.













