
BU BİR CHP YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir AK Parti yazısı da değildir.
Bu, bir ülkenin önceliklerini kaybetmeye başlamasının yazısıdır.
Bu, yangın çıkan evde perde rengini tartışanların yazısıdır.
Bu, dünyanın yeniden kurulduğu bir dönemde Türkiye’nin neden yerinde saydığını sorgulama yazısıdır.
Dünyaya bakalım.
Ortadoğu yeniden yanıyor.
İran ile İsrail arasındaki çatışma bölgesel savaş riskini büyütüyor.
Amerika doğrudan sahaya iniyor.
Petrol piyasaları sarsılıyor.
Enerji dengeleri değişiyor.
NATO yeni güvenlik mimarisini tartışıyor.
Türkiye’nin NATO içindeki önemi yeniden konuşuluyor.
Amerikan Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan için “olağanüstü lider”, “ güçlü insan” ve “iyi dostum” ifadelerini kullanıyor.
Dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı Türkiye’yi stratejik denklemin önemli aktörlerinden biri olarak tanımlıyor.
Türkiye ise kendi iç tartışmalarına sıkışıyor.
Çin yeni üretim merkezleri arıyor.
Yapay zekâ yeni ekonomik düzenin merkezine yerleşiyor.
Dünya yeniden kuruluyor.
Şimdi Türkiye’ye bakalım.
Kurultay.
Butlan.
Disiplin.
İhraç.
Karşılıklı suçlamalar.
Mahkemeler.
Kasetler.
Açıklamalar.
Karşı açıklamalar.
Soruyorum:
85 milyonluk bir ülkenin gündemi gerçekten bu mudur?
Bir başka soru soruyorum:
İç kavgalarla kalkınmış tek bir ülke gösterebilir misiniz?
Aynı gün içerisinde çok daha önemli gelişmeler yaşanıyor.
Merkez Bankası faiz kararı açıklıyor.
Bankaların takipteki alacak oranları yükseliyor.
Şirketler borçlarını çevirmekte zorlanıyor.
Sanayi alarm veriyor.
Tarım alarm veriyor.
Esnaf alarm veriyor.
Genç işsizliği alarm veriyor.
Siyaset ise hâlâ birbirini konuşuyor.
BYD yatırımını askıya alıyor.
Bazıları bunu yalnızca bir şirket haberi sanıyor.
Yanılıyorlar.
Mesele BYD değildir.
Mesele Türkiye’nin yatırım iklimidir.
Mesele güvendir.
Mesele öngörülebilirliktir.
Mesele rekabet gücüdür.
Üstelik bu ilk örnek değildir.
Aylarca Chery konuşuldu.
Samsun’da milyar dolarlık yatırım konuşuldu.
Yıllık yüz binlerce araç üretilecek denildi.
Binlerce kişilik istihdam vaat edildi.
Bugün gelinen noktada hâlâ görüşmelerden söz ediliyor.
Ortada çalışan bir fabrika yok.
Ortada üretim bandı yok.
Ortada ihracat yok.
Ortada gerçekleşmiş yatırım yok.
Soruyorum:
Türkiye yatırım alan bir ülke mi oluyor?
Yoksa yatırım haberi alan bir ülke mi oluyor?
Ekonomide umut açıklamayla ölçülmez.
Gerçekleşmeyle ölçülür.
Temeli atılmayan fabrikanın ekonomiye katkısı yoktur.
Açılmayan fabrikanın istihdamı yoktur.
Üretilmeyen aracın ihracatı yoktur.
Bir başka gerçeği de konuşmak zorundayız.
Artık yalnız yabancı yatırımcı gitmiyor.
Türk yatırımcı da gidiyor.
Türk sanayicisi de gidiyor.
Fabrikalar taşınıyor.
Siparişler taşınıyor.
Sermaye taşınıyor.
Sermaye duygularla hareket etmez.
Sermaye slogan sevmez.
Sermaye alkış sevmez.
Sermaye hesap yapar.
Güven arar.
İstikrar arar.
Öngörülebilirlik arar.
Bir ülkenin kendi yatırımcısı başka ülkelere gitmeye başlamışsa durup düşünmek gerekir.
Bu artık ekonomik veri değildir.
Bu alarmdır.
Bazı gerçeklerle yüzleşmek cesaret ister.
Türkiye artık ucuz üretim merkezi değildir.
Türkiye artık bölgesindeki rakiplerine göre belirgin üstünlük taşıyan bir ülke değildir.
Mısır daha ucuzdur.
Ürdün daha ucuzdur.
Romanya daha rekabetçidir.
Polonya daha caziptir.
Macaristan daha agresif teşvikler sunmaktadır.
Gerçeklerle kavga edilmez.
Gerçeklerle yüzleşilir.
Bir başka cephede savaş büyüyor.
İran.
İsrail.
Amerika.
Suriye.
Doğu Akdeniz.
Petrol.
Enerji.
Ticaret yolları.
Bütün bu başlıklar Türkiye’nin ekonomisini doğrudan etkiliyor.
Peki biz neyi tartışıyoruz?
Birbirimizi.
Hiçbir çiftçi butlan kararıyla ürün yetiştiremez.
Hiçbir esnaf disiplin soruşturmasıyla kira ödeyemez.
Hiçbir genç kurultay tartışmalarıyla iş bulamaz.
Hiçbir yatırımcı televizyon tartışmalarıyla fabrika kuramaz.
Gerçekler inatçıdır.
Görmezden gelindiklerinde ortadan kaybolmazlar.
Yalnızca büyürler.
Bugün kapımızı çalan gerçek şudur:
Türkiye zaman kaybediyor.
Hem de dünyanın en hızlı değiştiği dönemde.
Çözüm nedir?
Daha fazla hukuk.
Daha fazla liyakat.
Daha fazla üretim.
Daha fazla bilim.
Daha fazla teknoloji.
Daha fazla eğitim.
Daha fazla verimlilik.
Daha fazla kurumsallık.
Daha fazla öngörülebilirlik.
Yatırımcı nutuk dinlemez.
Piyasalar hamasetle çalışmaz.
Ekonomi alkışla büyümez.
Gençler vaatlerle ülkede kalmaz.
Bir ülkenin geleceği parti içi savaşlarla kurulmaz.
Bir ülkenin geleceği mahkeme koridorlarında kurulmaz.
Bir ülkenin geleceği televizyon ekranlarında kurulmaz.
Bir ülkenin geleceği fabrikalarda kurulur.
Laboratuvarlarda kurulur.
Üniversitelerde kurulur.
Adalet sisteminde kurulur.
Tarlalarda kurulur.
Dünyanın beklemeye niyeti yok.
Çin beklemiyor.
Amerika beklemiyor.
Avrupa beklemiyor.
Teknoloji beklemiyor.
Sermaye beklemiyor.
Gelecek beklemiyor.
Biz hâlâ birbirimizi tartışırken…
Başkaları yarını inşa ediyor.
Biz hâlâ koltukları konuşurken…
Başkaları ekonomiyi konuşuyor.
Biz hâlâ kişileri konuşurken…
Başkaları sistem kuruyor.
Biz hâlâ günü kurtarmaya çalışırken…
Başkaları geleceği satın alıyor.
Tarihin acımasız bir kuralı vardır:
Geleceği konuşmayan toplumlar, başkalarının geleceğinde figüran olur.
Üretmeyen ülkeler bağımlı hale gelir.
Yatırım çekemeyen ülkeler yoksullaşır.
Bilimi ihmal eden ülkeler geriler.
Adaleti zayıflayan ülkeler güven kaybeder.
Güven kaybeden ülkeler sermaye kaybeder.
Sermaye kaybeden ülkeler zaman kaybeder.
Zaman kaybeden ülkeler gelecek kaybeder.
Bir ülke bir gecede çökmez.
Önce önceliklerini kaybeder.
Sonra zamanını kaybeder.
Sonra fırsatlarını kaybeder.
En sonunda geleceğini kaybeder.
Türkiye’nin önündeki tehlike rakipleri değildir.
Türkiye’nin önündeki tehlike zamanın kendisidir.
Mesele artık hangi partinin kazanacağı değildir.
Mesele Türkiye’nin kaybetmeye devam edip etmeyeceğidir.
Türkiye dünyanın yeniden kurulduğu masada mı oturacak?
Yoksa başkalarının kurduğu masanın hesabını mı ödeyecek?













