
BU BİR VERGİ YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir elektrik faturası yazısı da değildir.
Bu, bir ülkede adaletin neden bazı kapıları sert, bazı kapıları yumuşak çaldığını sorgulama yazısıdır.
Bu, vatandaşın devlete neden güvenmekte zorlanmaya başladığını sorgulama yazısıdır.
Bu, aynı kelimenin neden farklı insanlar için farklı anlamlar taşıdığını sorgulama yazısıdır.
Bir kelime.
Sadece bir kelime.
Borç.
Hepimiz biliyoruz.
Hepimiz duyuyoruz.
Hepimiz yaşıyoruz.
Bir vatandaşın borcu varsa banka arar.
Bir vatandaşın borcu varsa icra gelir.
Bir vatandaşın borcu varsa maaşına haciz konulur.
Bir vatandaşın borcu varsa elektriği kesilir.
Bir vatandaşın borcu varsa kapısı çalınır.
Peki aynı ülkenin içinde bazı borçlar neden bambaşka hikâyelere dönüşür?
İşte vatandaşın zihnini kemiren soru budur.
Çünkü mesele rakam değildir.
Mesele eşitliktir.
Mesele adalettir.
Mesele aynı kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.
Hatırlayalım.
İstanbul Fatih’te dört kardeş yaşamlarına son verdi.
Arkalarında servet bırakmadılar.
Şirket bırakmadılar.
Holding bırakmadılar.
Milyonlar bırakmadılar.
Arkalarında yalnızca yoksulluk bıraktılar.
Sessizlik bıraktılar.
Ödenemeyen faturalar bıraktılar.
O faturaların arasında birkaç yüz liralık bir elektrik borcu da vardı.
Dört kardeş öldü.
Türkiye birkaç gün konuştu.
Sonra sustu.
Ama yoksulluk susmadı.
Fakat geride kalan soru hiç susmadı:
Bir insanın hayatı kaç liralık bir borçtan daha değersiz hale gelebilir?
Aradan zaman geçti.
Türkiye başka rakamları konuşmaya başladı.
Yüz milyonları.
Vergi uzlaşmalarını.
Silinen borçları.
İstisnaları.
Muafiyetleri.
İşte tam burada toplumun vicdanı ikiye ayrılıyor.
Çünkü vatandaş rakam hesabı yapmıyor.
Vatandaş karşılaştırma yapıyor.
Bir tarafta birkaç yüz lira.
Diğer tarafta milyonlar.
Bir tarafta geçim derdi.
Diğer tarafta ayrıcalık tartışmaları.
Bir tarafta karanlıkta kalan evler.
Diğer tarafta kamuoyuna yansıyan vergi uzlaşmaları.
Vatandaş rakamları toplamaz.
Vicdanları karşılaştırır.
Çünkü bazı insanlar para öder.
Bazı insanlar bedel öder.
İşte adalet tartışması tam burada başlar.
Soruyorum.
Aynı devletin karşısında duran insanlar neden kendilerini aynı devlet tarafından eşit görülmüyormuş gibi hissediyor?
Neden fedakârlık gerektiğinde ilk akla gelen hep vatandaş oluyor?
Neden kemer sıkma çağrıları hep dar gelirliye yapılıyor?
Neden krizlerin faturası hep aynı kesimlere çıkıyor?
Daha önemlisi…
Neden insanlar artık rakamlardan çok ilişkileri konuşuyor?
Çünkü güven aşınmıştır.
Çünkü adalet duygusu yara almıştır.
Çünkü toplum artık yalnızca ne olduğuna değil, kimin başına geldiğine bakmaktadır.
Oysa hukuk kişiye göre çalışmaya başladığı düşünüldüğü anda devlet kaybetmeye başlar.
Vergi sistemi kişiye göre değişiyor algısı oluştuğu anda devlet kaybetmeye başlar.
Kuralların herkese eşit uygulanmadığı hissi yayıldığı anda devlet kaybetmeye başlar.
Çünkü devleti güçlü yapan saraylar değildir.
Binalar değildir.
Makamlar değildir.
Vatandaşın devlete duyduğu güvendir.
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri yalnızca ekonomi değildir.
Yalnızca enflasyon değildir.
Yalnızca hayat pahalılığı değildir.
Giderek büyüyen adalet tartışmasıdır.
Çünkü insanlar artık şunu soruyor:
“Bu ülkede yükü gerçekten kim taşıyor?”
Bu soru küçümsenmemelidir.
Bu soru büyüdükçe toplumsal bağlar zayıflar.
Bu soru büyüdükçe vatandaş ile devlet arasındaki görünmez sözleşme yıpranır.
Bu soru büyüdükçe öfke birikir.
Oysa çözüm zor değildir.
Çözüm yeni aflar değildir.
Çözüm yeni istisnalar değildir.
Çözüm yeni sloganlar da değildir.
Çözüm şeffaflıktır.
Çözüm hesap verebilirliktir.
Çözüm hangi isim olursa olsun, hangi şirket olursa olsun, hangi makam olursa olsun aynı kuralların uygulanmasıdır.
Çünkü adalet yalnızca adil olmak zorunda değildir.
Adil görünmek de zorundadır.
Vatandaşın görmek istediği şey ayrıcalık değil eşitliktir.
İmtiyaz değil hukuk devletidir.
Kayırma değil hesap verilebilirliktir.
Unutulmamalıdır:
Bir ülkede insanlar borçlarını değil, değerlerini sorgulamaya başlamışsa…
Mesele artık vergi değildir.
Mesele artık elektrik değildir.
Mesele artık ekonomi de değildir.
Mesele, vatandaşın aynı devletin karşısında neden farklı teraziler gördüğünü anlamaya çalışmasıdır.
Çünkü hiçbir toplum, adalet duygusunu kaybettiğinde güçlenemez.
Hiçbir ekonomi, güven duygusu aşındığında ayakta kalamaz.
Hiçbir devlet, vatandaşının vicdanında küçülerek büyüyemez.
Adalet terazisi eğildiğinde kaybeden yalnızca vatandaş olmaz.
Devlet de kaybeder.
Çünkü vatandaşın güvenini kaybeden hiçbir devlet, rakamlarla güçlü kalamaz.













