Geçenlerde tiyatroya davet ettiğim bir arkadaşımın cevabı beni çok düşündürdü: “Eve gidip ağabeyimin yemeğini vermem gerekiyor.”
Arkadaşım ve ağabeyi 50 küsür yaşlarındalar… Beyefendinin herhangi bir fiziksel veya ruhsal sorunu yok. Eli-ayağı tutuyor çok şükür…
Durum böyleyken kız kardeşinin onun için kurduğu cümle ne kadar da yazık bir durumu yansıtıyor.
Sanki bir bebekten veya kendi işini göremeyen hasta birinden bahsediliyor… Kişinin en temel ihtiyacı yemek yemek… Ve sözü edilen kişi bunun için bir başkasına muhtaçmış, o olmadan aç kalacakmış gibi…
O anda sanki bir geriye dönme yaşadım. İlkokul çağlarındaki Aylin gözümün önüne geldi…
Kız çocuk/erkek çocuk ayırımı yapılmayan, babasının mutfağa girmesine alışkın olan, özellikle kahvaltının hep babası tarafından hazırlandığı, “Gürültü etmeyin, anneniz bütün gün yoruluyor zaten. Biraz daha uyumasına müsaade edin bari” diyen bir babaya sahip olan Aylin’in tüm babalar ve evler böyle sandığı günlere…
Özgüvenli bireyler
Evet bizde böyleydi. Herkes kendi işini görecek, öz güvenli bireyler olarak yetiştirilirdi.
Daha küçücük bir kızken bilirlerdi ki, ben evde tek başıma kalabilirdim.
Ablam ve ağabeyim de yine aynı şekilde yetiştirilmişti. Ağabeyimin Rus salatası, ablamın da pastaları meşhurdu mesela ki, henüz 20 yaşına bile gelmemişlerdi… Üstelik de Rus salatasının ne demek olduğunun bile pek bilinmediği ‘70 senelerinden bahsediyorum.
Sorumluluk almak, kendini çekip-çevirmek daha küçücükken bize öğretilen bir şeydi… Annem ile babamın o meşhur cümlesi hiç aklımdan çıkmazdı: “Bir gün biz olmayacağız, o zaman sudan çıkmış balığa dönmemeniz gerekiyor.”
Sonrasında arkadaşlarımın evlerine gitmeye başladığımda ilk şokumu yaşayacaktım. Çünkü hiç görmeye alışık olmadığım bambaşka hayatlar yaşanıyordu.
Kızmaya hazır, her şeyi önüne isteyen bir baba, onu örnek alan “küçük baba” rolünde bir ağabey, hatta yine onların rayında gidebildiği kadar gitmeye çalışan kızlar… Ve herkesi memnun etmek için koşturup duran bir anne…
Annenin dışında bir yeteneksizler ordusu… Ellerinden iş gelmeyen, öğrenmeye niyeti olmayan, sakarlıklarını bir övünç olarak anlatmaktan çekinmeyen zavallılar…
Tacize çevrilen aramalar
Bir süre önce trafikte sıkışıp kaldığımız arkadaşımın telaşı ve kulak misafiri olduğum kızlarıyla konuşmasına da çok şaşırmıştım. Acıktıklarını ve annelerinin biran önce eve gelmesini isteyen kızlar 20’li yaşlardaydılar.
Yol boyunca sürekli aradılar, adeta tacize çevirdiler konuyu. Trafikte sıkışan kadıncağızın tüm çözüm önerilerini sinirle red ettiler.
Dünden kalma yemeği ısıtıp yemek mi! Hayır onlar dünden kalma yemek yemezlermiş, anneleri bunu nasıl bilmezmiş! Anneleri gelene kadar bir tost yapmak, meyve yemek mi, hayır onlar açlığını yatıştırmak değil, yemek yemek istiyormuş!
Sadece bizim evde değil, akrabalarımızın evlerinde de aynı eşitlik, sorumluluk ilke edinilmişti.
Kapı zilinde ismi yazan yeni doğmuş bebek
Benden küçük erkek kuzenim doğduğunda kapılarına anne ve babanın yanında onun adı da yazılmıştı. Çünkü yeni doğmuş bu bebek görev ve sorumluluklarıyla bir birey olarak yetiştirilecekti.
O da kendi çocuklarını aynı şekilde yetiştirdi. Şimdi kuzen buluşmasından babalarının dönüşünü beklerken, ona ve annelerine yemek hazırladıklarını, sofrayı kurduklarını haber vermek için arıyorlar. Ağabey, kardeşin henüz 20’lerine gelmelerine çok var…
Beyaz zambaklar ülkesinde
Güçlü bireyler ve güçlü bir ulus olma mücadelesinin Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitaba konu edildiği bir ülkede, Finlandiya’da çocukluğu geçen bir arkadaşımla konuşuyorduk geçenlerde…
Küçücük yaşlarda sorumluluk alma, yetkinlik geliştirme duygusunun kendilerine öğretildiğini anlatıyordu.
Hatta ilkokulda ev ekonomisi, yemek, el işçiliği gibi konuların işlendiği mecburi derslerin olduğundan… Öğretmenlerinin ve ebeveynlerinin sürekli olarak yetişkin olabilmeyi küçüklükten öğrenmelerinin şart olduğunu söylemelerinden…
Eğer hala okumadıysanız Atatürk’ün okullarda okutulmasını tavsiye ettiği Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını mutlaka okuyun. Bizim zamanımızda da Finlandiya’daki gibi bir ders vardı. Kızlar için ev ekonomisi, erkekler için el işçiliği adlarıyla iki farklı ders olarak öğretilirdi. Benim en sevdiğim, çok başarılı olduğum derslerden biriydi… Çoğu arkadaşım içinse önemsiz, hatta gereksiz görülürdü.
O zamanlar yaptığım makrame saksılık, kanaviçe örtüler, mumlar, tığ işleri, örgüler… hala evimi süsler… Bir evi kendi başına çekip çevirmenin verildiği ip uçları da bugünlere gelmemde çok işime yaramıştır.
Seçim sizin…
Yıllar geçti anne-babamın işaret ettiği onların olmadığı yıllara gelindi ve ben o zaman tüm bu önümdeki olumlu örneklerin, öğrendiklerimin değerini daha da iyi anladım.
Kendini yetiştiren, büyüten bireyler/uluslar mı; her şeyi başkalarından bekleyen, bağımlı olanlar mı?
Seçim sizin…













