Uzun zamandır insan ilişkilerinde umudumu korumaya çalışıyorum. Ama insanlara baktıkça, çok küçük yaşlarda fark ettiğim bir gerçekle yeniden yüzleşiyorum. Herkes dünyaya benim baktığım gibi incelikli bakmıyor. Zarif insanlardan çok, hoyrat, kaba, düşüncesiz insanlarla karşılaşıyorum.
Birçok insan, söylediği sözün nereye varacağını, davranışının kime dokunacağını, birini incitip incitmeyeceğini düşünmüyor. “Ben böyleyim, beni seven böyle sevsin”, “Beni olduğum gibi kabul edin” diyerek kendini sorgulama gereği duymuyor. Oysa insanın kendisinin olduğu gibi kabul edilmesini istemesiyle, başkasında açtığı yarayı önemsememesi aynı şey değil. İnsan değişebilir, kendine başka bir gözle bakmayı öğrenebilir. Bunun için önce kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyor, öncelikle kendini içinde bulunduğu vurdumduymazlığı duyumsaması şart.
Bir de insanlara merak duyanlar var. Ne var ki bu merak, karşısındakini anlamaya ya da gerçekten tanımaya yönelmiyor her zaman. Bazen yalnızca başkasının hayatına bakmakla yetiniyor; onu anlamaya sıra gelmiyor nedense magazinel bir boyutta kalıyor bu vurdumduymaz merak. Yeni tanıştığım ya da çok tanımadığım insanlar özelim hakkında öyle sorular soruyorlar ki şaşırıyorum. Yanıt vermek benim için zor olurken yanıtı alan; merakını giderip, benimle bir ilgi, empati kurmayı önemsemeksizin alakasız bir konuya geçiyor.
Beni yoran, insanların benim gibi düşünmemesi değil. İnceliğin gereksiz bir ayrıntı sayılması. Kabalığın doğallık, düşüncesizliğin özgürlük, sorumsuzluğun da kişiliğin bir parçası gibi sunulması. Ben bir sözün nereye varacağını, birini kırıp kırmayacağını düşünürken, başkasının bunu hiç hesaba katmadan konuşabilmesi hâlâ bana anlaşılmaz geliyor. Belki de yıllardır taşıdığım yorgunluğun nedeni bu. Düşüncesizlikleri sırtlanmak ve altında ezilmek.
Yine de inceliğin değerini yitireceğine inanmak istemiyorum.
İnsan, başkalarının hoyratlığına uzun süre maruz kaldığında bir noktadan sonra kendini korumak için sertleşebiliyor. Sonra bir bakıyor ki başkalarında görmekten yakındığı şeylere kendisi de yaklaşmış. Beni asıl korkutan, insanların nasıl olduklarından çok, onlara bakarken kendimden eksilmek. Umudu elden bırakmamaya çalışırken öğrenmem gereken de belki bu: “Herkesin inceliği benimsemeyeceğini kabul etmek, ama kendi inceliğimden de vazgeçmemek.”
Zarafeti bir zayıflık değil, bilinçli bir tercih olarak görmek istiyorum. Çünkü insanın başkasına nasıl davrandığı, biraz da nasıl biri olmak istediğiyle ilgili. Herkesin iyiye ve güzele yönelme ihtimali var; ama bu ihtimali hayata geçirmek kişinin kendi seçimine kalıyor. İnsanlardan kendileriyle kurduğum ilişkiyi kurmalarını, her sözü benim kadar tartmalarını beklemek yalnızca yeni hayal kırıklıkları getiriyor. Bunu kabullenmek belki de insanlarla arama sağlıklı bir mesafe koymanın ilk adımı.
Yine de bütün bunları kendime anlatmak için sağlam gerekçeler bulmaya çalışmak üzüyor beni. İnsan bazen, çoktan inanması gerektiğini düşündüğü şeyleri bile yeniden kendine açıklamak zorunda kalıyor. İnceliğin hala bir anlamı olduğuna kendimi ikna etmeye çalışmamın hüznü biraz da burada. Çünkü insan, başkalarının hoyratlığına alışmak istemediği kadar, bu hoyratlığın kendisinde bıraktığı izlerle yaşamaktan da yoruluyor.
Belki de inceliğin en zor yanı, karşılığını bulamadığında da ondan vazgeçememek. Çünkü insan, başkalarının hoyratlığına karşı kendini korurken kendi içindeki zarafeti de yitirebilme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Herkesin aynı yerden bakmasını beklemek boşuna; ama bu, baktığımız yeri terk etmemizi gerektirmiyor.
İnsanın kendine olan sadakati, biraz da başkalarının onda eksiltmeye çalıştıklarına rağmen neyi ne kadar koruyabildiğiyle ilgili. Ben hala inceliğin bir anlamı olduğuna inanmak istiyorum. Belki buna inanmamla dünya değişmeyecek olsa da, bu dünyanın beni değiştirmesine ne ölçüde izin vereceğimi belirleyebilir.
Yenilmeyeceğime inanıyorum çünkü insanın asıl yenilgisi; hoyratlığa maruz kalması değil, bir gün hoyratlığın dilini kendi dili olarak benimsemesidir.













