2002’de 13 yaşındaki bir kız çocuğunun “rızası” tartışıldı. 2026’da 20 yaşındaki Didar, altı aylık hamileyken öldürüldü. Aradan yaklaşık çeyrek yüzyıl geçti. Kanun değişti. Cezalar değişti. Peki zihniyet değişti mi?
Bu bir N.Ç. yazısı değildir.
Bu bir Didar Filiz yazısı da değildir.
Bu bir tecavüz yazısı değildir.
Bu bir kadın cinayeti yazısı da değildir.
Bu, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun bedeninden 20 yaşındaki bir kadının cansız bedenine uzanan yaklaşık çeyrek yüzyılda, bu ülkenin neyi değiştirdiğini sorgulayan bir hesaplaşma yazısıdır.
2002.
Mardin.
13 yaşında bir kız çocuğu.
2026.
Osmaniye.
20 yaşında bir kadın.
Aralarında yaklaşık çeyrek yüzyıl var.
Takvimde.
Hukukta?
Zihniyette?
Devletin koruma refleksinde?
Erkeğin kadın bedeni üzerinde kendisine hak görme duygusunda?
Gerçekten yaklaşık çeyrek yüzyıl ilerleyebildik mi?
Önce 13 yaşındaki çocuğa bakalım.
Adını yazmayacağım.
Zaten yıllardır iki harfle biliyoruz onu:
N.Ç.
2002 yılında 13 yaşındaydı.
İki kadın tarafından para karşılığında erkeklere pazarlandığı iddiasıyla başlayan soruşturmanın sonunda, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 26 erkek ve iki kadın hakkında dava açıldı.
Bir çocuğun karşısında yetişkin erkekler vardı.
Meslekleri farklıydı.
Yaşları farklıydı.
Toplumdaki konumları farklıydı.
Fakat karşılarında duran insanın yaşı aynıydı:
13.
Şimdi soruyorum:
13 yaşındaki bir çocuğun “rızası” aranabilir mi?
13 yaşındaki bir çocuk ile yetişkin bir erkek arasında eşit iradeden söz edilebilir mi?

Bir yetişkin, çocuğun yaşını bildiği hâlde onun karşısına geçtiğinde sorumluluğunu çocuğun “evet” ya da “hayır” demesine bırakabilir mi?
Bir çocuk istismar edildiğinde hukuk önce çocuğun neden kaçmadığını mı soracak?
Neden bağırmadığını mı?
Neden direnmediğini mi?
Yoksa yetişkine dönüp tek bir soru mu soracak:
Sen orada ne arıyordun?
N.Ç. dosyasının Türkiye’yi sarsan taraflarından biri tam da buydu.
Yargılama, suçların 2002 ve 2003 yıllarında işlenmiş olması nedeniyle eski 765 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri üzerinden yürüdü.
İlk yargılamada 25 sanık hakkında verilen cezalar, iyi hâl indirimi sonrasında 3 yıl 2 ay ile 4 yıl 10 ay arasında kaldı.
Yargıtay’ın kısmi bozmasının ardından dava yeniden görüldü.
2013 yılında 26 sanıktan 25’i 7 ila 9 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı; bir sanık hakkında düşme kararı verildi.
Rakamları yan yana koyun.
13 yaşında bir çocuk.
Onlarca yetişkin.
Yıllarca süren yargılama.
İyi hâl.
Bozma.
Yeniden yargılama.
7 yıl.
8 yıl.
9 yıl.
Şimdi bir soru daha:
Bir çocuğun hayatından çalınanın ceza hukukundaki karşılığı kaç yıldır?
Daha zorunu sorayım:
Ceza bittikten sonra failin hayatı devam eder. Peki çocuğun içindeki ceza ne zaman biter?
Takvimi ileri saralım.
17 Eylül 2026.
Osmaniye’nin Kadirli ilçesi.
Adı Didar Filiz.
20 yaşında.
İki çocuk annesi.
Altı aylık hamile.
Üstelik ikiz bebek bekliyor.
Soruşturmanın bugün kamuoyuna yansıyan bilgilerine göre Didar’ın eşi Kaygusuz Filiz, başına piknik tüpüyle vurarak onu öldürdüğü iddiasıyla tutuklandı.
Olayla ilgili gözaltına alınan üç akrabası ise serbest bırakıldı.
Soruşturma sürüyor.
Bir kadın öldü.
Karnındaki iki bebeğin yaşamı da onunla birlikte sona erdi.
Geride iki çocuk kaldı.
Şimdi o haber cümlelerinden birine bakalım:
“Tartışma kavgaya dönüştü.”
Hayır.
Tam burada durmak gerekiyor.
Hangi tartışma?
Hangi kavga?
Bir tarafta altı aylık ikiz gebeliği bulunan bir kadın.
Sonunda o kadın ölü.
Başına piknik tüpüyle vurulmuş.
Bu iki taraflı bir “kavga” mıdır?
“Tartışma çıktı.”
“Kavga büyüdü.”
“Öfkesine hâkim olamadı.”
“Bir anlık cinnet.”
“Kıskançlık krizi.”
Kelimeler masum değildir.
Bu ifadelerin her biri, bazen farkında bile olmadan, faili eylemin merkezinden uzaklaştırıp cinayeti sanki kendiliğinden gelişmiş bir olaymış gibi anlatabilir.
Oysa kadın kendi kendine ölmedi.
2002’den 2026’ya geldik.
Kanun hiç mi değişmedi?
Değişti.
Hem de önemli biçimde.
27 Mayıs 2022’de yayımlanan 7406 sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nun takdiri indirim hükümleri değiştirildi.
Failin yalnızca mahkemeyi etkilemeye yönelik şekli tutum ve davranışlarının takdiri indirim nedeni sayılamayacağı açıkça kanuna yazıldı.
Aynı düzenlemeyle kasten öldürme suçunun “kadına karşı” işlenmesi nitelikli hâller arasına alındı.
Yani kanun koyucu bir şey söyledi:
Kravat yetmez.
Başını öne eğmek yetmez.
Mahkeme salonunda efendi görünmek yetmez.
Soruyorum:
Kanun değiştiyse kadın neden hâlâ ölüyor?
Cezalar ağırlaştıysa şiddet neden hâlâ başlamadan durdurulamıyor?
Fail mahkemede iyi görünerek indirim alamayacaksa, kadının ölmeden önce yardım istediği anlarda sistem onu ne kadar iyi görüyor?
Bir kadının öldürülmesinden sonra failin kaç yıl ceza alacağını tartışıyoruz.
O kadın öldürülmeden önce yaşatılması için ne yaptığımızı neden aynı ısrarla tartışmıyoruz?
Biz hâlâ suçu işlendikten sonra cezalandırmayı mı başarı sayıyoruz?
Bir kadın öldürüldüğünde sistem çalışmaya başlıyor.
Polis geliyor.
Savcı geliyor.
Olay yeri inceleniyor.
Otopsi yapılıyor.
Şüpheli yakalanıyor.
Tutuklama talep ediliyor.
İddianame hazırlanıyor.
Mahkeme kuruluyor.
Ceza veriliyor.
İstinaf.
Yargıtay.
Dosya kapanıyor.
Peki kadın yaşarken neredeydik?
İşte cevap verilmesi gereken soru budur.
Devlet neden ölüyü soruşturmakta, diriyi korumaktan daha başarılı olmak zorunda?
N.Ç. 13 yaşındaydı.
Didar 20.
Birinin bedeni yetişkinlerin karşısına çıkarıldı.
Diğerinin bedeni toprağa verildi.
Birinde yıllarca rıza tartışıldı.
Diğerinde ilk haberlerin dili tartışma ve kavga üzerinden kuruldu.
Kelimeler farklı.
Yıllar farklı.
Kanunlar farklı.
Kadınlar farklı.
Fakat aynı sorunun gölgesi hâlâ üzerimizde:
Kadının bedeni kime ait?
Kız çocuğunun bedeni kime ait?
Kocasına mı?
Ailesine mi?
Topluma mı?
Mahalleye mi?
Ahlâk bekçilerine mi?
Devlete mi?
Hayır.
Kendisine.
Bu kadar.
Buradan hükmümü de koyuyorum:
Kadına yönelik şiddetle mücadelede yalnızca cezaları artırmak yetmez.
Ceza gereklidir.
Caydırıcılık gereklidir.
Etkin soruşturma gereklidir.
Mezarlıkları doldurduktan sonra verilen ağır cezalar, öldürülen kadınları geri getirmiyor.
Bir hukuk devletinin başarısı yalnızca kaç faili kaç yıl cezaevine gönderdiğiyle ölçülemez.
Kaç kadının öldürülmesini önlediğiyle de ölçülmelidir.
O hâlde ne yapılmalı?
Şiddet geçmişi bulunan kişiler için polis, savcılık, aile mahkemesi, sağlık sistemi ve sosyal hizmetler arasında gerçek zamanlı çalışan bir risk değerlendirme sistemi kurulmalı.
Uzaklaştırma kararı bir kâğıt parçası olmaktan çıkarılmalı.
Yüksek riskli vakalarda elektronik izleme istisna değil, etkin kullanılan bir koruma aracına dönüşmeli.
Kadının daha önce yaptığı başvurular kurumların ayrı ayrı dosyalarında unutulmamalı; aynı risk zincirinin parçaları olarak görülmeli.
Kadın cinayetlerinde haksız tahrik ve takdiri indirim uygulamalarının gerekçeleri düzenli biçimde izlenmeli ve kamuoyuna açıklanmalı.
Tahliye ve adli kontrol kararlarında mağdur açısından yeni bir risk değerlendirmesi yapılmalı.
Çocukların cinsel istismarı dosyalarında ise toplumun zihninden bile sökülmesi gereken bir kelime var:
Rıza.
Bir yetişkinle çocuk arasındaki cinsel istismarı çocuğun davranışları üzerinden tartışan her yaklaşım, sorumluluğun yönünü yanlış yere çevirir.
Soru çocuğa değil yetişkine sorulmalıdır:
Sen ne yaptın?
Bir de biz değişmeliyiz.
Haber dili değişmeli.
Mahkeme dili değişmeli.
Siyasetin dili değişmeli.
Ailenin dili değişmeli.
Erkek çocuklarını yetiştirme biçimimiz değişmeli.
“Sevdiği için kıskandı.”
“Sinirlendi.”
“Gururuna yediremedi.”
“Karısını başkasıyla gördü.”
“Terk edilmek istemedi.”
Bunların hiçbiri şiddetin açıklaması değildir.
Bunlar şiddeti normalleştiren kültürün sözlüğüdür.
O sözlüğü yırtmadan yalnız kanun kitabını değiştirmek yetmez.
2002.
13 yaşında bir kız çocuğu.
2026.
20 yaşında bir kadın.
Yaklaşık çeyrek yüzyıl.
N.Ç. bugün artık çocuk değil.
Didar ise hiçbir zaman 21 yaşında olmayacak.
Karnındaki ikizlerini doğuramayacak.
İki çocuğunun büyüdüğünü göremeyecek.
Takvim ilerlemeye devam edecek.
Yeni kanunlar çıkacak.
Yeni maddeler yazılacak.
Yeni cezalar tartışılacak.
Fakat bir gün dönüp hâlâ aynı soruyu soruyorsak ortada yalnızca bir hukuk sorunu yoktur.
Bir zihniyet sorunu vardır.
N.Ç.’nin 13 yaşındaki bedeninden Didar’ın 20 yaşındaki cansız bedenine kadar uzanan o çizgi bize bunu söylüyor.
Kanun değişti.
Yıllar değişti.
İsimler değişti.
Şimdi geriye tek soru kalıyor:
BİZ NE ZAMAN DEĞİŞECEĞİZ?













