15 yıllık bir hukukçu ve müzisyen olarak, bu sektöre bazen stüdyodan, bazen de dava dosyalarının arkasından bakıyorum.
Son zamanlarda kafama takılan ve hukuki boyutuyla da beni rahatsız eden soru şu: Gördüğümüz rakamların ne kadarı gerçekten insan?
Milyonlarca Spotify dinlenmesi, yüz binlerce Instagram takipçisi, garantili playlist yerleşimleri, basın haberleri, “sold out” konserler… Bunların her biri bize bir sanatçının popüler olduğunu söylüyor. Peki ya bu tablonun önemli bir kısmı sanki bir laboratuardaymış gibi üretilebiliyorsa?
Spotify’da yapay dinlenme (artificial streaming) artık bir şehir efsanesi değil. Platform, yapay dinlenmenin telif havuzunu gerçek sanatçılardan kötü aktörlere kaydırdığını ve adil rekabeti bozduğunu açıkça kabul etmekle kalmadı, 2024 itibarıyla bu ihlalleri tespit ettiği durumlarda dağıtımcılara cezai yaptırımlar uygulamaya başladı. Hatta mesele sadece sahte dinlenmeler de değil, platformların bizzat yarattığı iddia edilen, gerçekte hiç var olmayan “hayalet sanatçıların” jenerik playlistleri domine etmesi de cabası.
Üstelik sorun sadece Spotify ile sınırlı değil. Sosyal medya takipçisi, yorum, beğeni, haber, playlist görünürlüğü… Bunların hepsi bir araya geldiğinde her rakam diğerinin meşru kanıtı gibi davranmaya başlıyor. Peki ya hepsi aynı anda büyütülürse?
Spotify’da milyonlar, Instagram’da yüz binler, basında görünürlük, bilet sitesinde “tükendi”, salonda kalabalıklar… Müzik severlerden, hayranlardan bunun perde arkasını araştırmasını bekleyemeyiz. İnsanlar 10 milyon stream görüyorsa “10 milyon dinlenmiş” der. 300 bin takipçi görüyorsa sanatçının gerçekten o kadar popüler olduğunu düşünür.
Sorun insanların buna inanması değil. Sorun, inanılacak bu tablonun uçtan uca sıfırdan üretilebilir olması.
Bunun etkisi tek bir sanatçının kariyeriyle veya haksız kazancıyla da sınırlı kalmıyor. Bizler, bir ülkede hangi müzik türünün “en çok dinlenen müzik” olduğuna da aynı rakamlara bakarak karar veriyoruz.
Eğer streamler, playlist görünürlüğü ve sosyal medya ilgisi yeterince manipüle edilebiliyorsa yalnız sanatçının sıralaması değil, toplumun müzik zevkine ilişkin algımız da kurgulanıyor demektir. Bir müzik türü olduğundan büyük görünebilir, örneğin yeni nesil rap veya hip hop şarkıları. Sektör doğal olarak parayı oraya yönlendirir. Müzik şirketi, o türden daha fazla sanatçı çıkarır, organizatör o isimlere daha fazla sahne verir, medya onları daha fazla gösterir. Sonunda başlangıçta rakamlarda yaratılan illüzyon, gerçekten dinlenen müziği de değiştirmeye başlar.
Yani yapay talep, bir süre sonra gerçek talebi üretir.
Yakın bir zamanda Ceylan Ertem, Jehan Barbur, Deniz Tekin gibi Türkiye’den önemli müzisyenlerin dijital müzik düzenine, görünürlüğe ve bağımsız müzisyenin yaşadığı sıkışmaya dair itirazlarını duyduk. Dünyada ise James Blake yakın zamanda meseleyi çok daha açık biçimde özetledi: Bot çiftlikleri ve finansal teşviklerle çalışan “sahte” müzik endüstrisinin, dinleyicinin beynini yıkayarak neyin popüler olduğu konusunda kapalı bir döngü yarattığını vurguladı.
Bu meselede sanatçıları otomatik olarak düzenin parçası ilan edemeyiz. Dijital pazarlamada kampanya sayfaları kurarak, hedef kitle analizleriyle yürütülen meşru promosyon stratejileri ayrıdır, bot basan ve sahte izlenme, dinlenme, takipçi üreten karanlık PR şirketleri çok ayrıdır. Sanatçı kendisine “dağıtım”, “playlist desteği” veya “promosyon” diye sunulan hizmetin arkasında ne yapıldığını bilmiyor da olabilir.
Ama sonuç değişmiyor: Yapay popülerlik, gerçek başarı üretebilir.
ÖDENEN ESAS BEDEL
Milyonlarca dinlenmiş görünen sanatçıyı insanlar gerçekten merak eder. Organizatör konser verir. Festival programına alır. Marka işbirliği yapar. Kaşe yükselir. Sonra gerçek insanlar gelmeye başlar. Böylece başlangıçtaki yapay popülerlik; gerçek üne, gerçek paraya, gerçek sahneye ve gerçek hayranlara dönüşür.
Peki bunun bedelini kim öder? Organik büyümeye çalışan sanatçılar.
Festivaldeki sahne, markaların bütçesi, basındaki alan ve dinleyicinin dikkati sınırsız değil. Hukuki adıyla açık bir “haksız rekabet” olan bu durum yüzünden, yapay bir sayı, gerçek bir sanatçının gerçek işini elinden alır. Bu yüzden benim derdim tek tek sanatçıları suçlamak değil. Asıl bakılması gereken yer sanatçının arkasındaki ekonomik yapıdır: Label, distribütör, menajerlik, PR, playlist ağları, organizasyon ve bilet piyasası.
O streami kim üretti?
O görünürlüğü kim finanse etti?
Ve sonunda ekonomik değer kime döndü?
Belki artık müzikte sadece rakamlara değil, rakamların nasıl bir haksız rekabetle inşa edildiğine, yani hikayesine bakmamız gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca “Bu sanatçı gerçekten bu kadar popüler mi?” değil.
Belki de esas sorular şunlar:
“Türkiye gerçekten bu müziği mi dinliyor?”
“Biz başarıyı mı ölçüyoruz, başarı görüntüsünü mü?”













