Tanrı dünyayı yarattı; sanatçılar ona bakmayı öğretti.
Belki de ressamlar, Tanrı’nın dünyadaki en eski iz düşümleridir.
Çünkü Tanrı’nın yaptığı ilk şeyin ne olduğunu düşünürsek, cevap belki de şudur: Dünyayı görünür kılmak.
Ressam da aynısını yapar.
Bir yüzü, bir bedeni, bir acıyı, bir savaşı, bir aşkı, bir ölümü tuvalin üzerine koyar ve şöyle der:
“Bak. Bu vardı.”
İnsanlık tarihinin büyük bir bölümü yazıyla değil, resimle hatırlandı. Mağara duvarlarındaki hayvanlardan Mısır mezarlarına, Rönesans’ın Meryem’lerinden İsa’nın çarmıha gerilişine kadar insan, önce gördüğünü çizdi; sonra onun anlamını kurdu.
Kilise ressamları yalnızca resim yapmadılar. İnancı görüntüye dönüştürdüler.
Okuma yazma bilmeyen insanlar için kutsal hikâyeler duvarlarda, fresklerde, vitraylarda yaşadı. Cennetin nasıl göründüğünü, cehennemin ne kadar korkunç olduğunu, azizlerin nasıl acı çektiğini, Meryem’in yüzündeki hüznü resimler anlattı.
Bir bakıma ressamlar, Tanrı’nın anlatısını insanların gözlerine tercüme ettiler.
Sonra Rönesans geldi.
İnsan yüzü değişti.
Artık yalnızca kutsal olan değil, insanın kendisi resmin merkezine yerleşti. Leonardo’nun Mona Lisa’sı bize yalnızca bir kadının yüzünü göstermedi; insanın yüzünde sonsuz bir sır olabileceğini öğretti.
Rembrandt, Velázquez, Goya, Van Gogh…
Her biri dünyaya başka bir göz verdi.
Van Gogh’un yıldızları gökyüzünü değiştirmedi belki ama bizim gökyüzüne bakışımızı değiştirdi.
İşte sanatçının asıl gücü burada başlıyor.
Sanatçı dünyayı yaratmaz.
Dünyanın nasıl görüleceğini değiştirir.
Sonra fotoğraf geldi.
İnsan ilk kez gördüğü şeyi neredeyse anında kaydedebiliyordu. Fotoğraf, resmin işini elinden aldı sanıldı.
Oysa başka bir şey oldu:
Resim özgürleşti.
Artık ressamın görevi gerçeği aynen göstermek değildi.
Picasso yüzü parçaladı.
Kandinsky dünyayı renge çevirdi.
Magritte gördüğümüz şeyle onun adı arasındaki mesafeyi açtı.
Çünkü fotoğraf gerçeği kaydedebiliyorsa, sanatçı artık şu soruyu sorabilirdi:
“Gerçek dediğimiz şey gerçekten nedir?”
Bugün geldiğimiz yerde ise dünyanın kendisi neredeyse bir görüntüye dönüştü.
Telefonlarımız, ekranlarımız, Instagram, kameralar, reklamlar, yapay zekâ…
Görsel olan artık yalnızca sanatın değil, hayatın kendisinin dili.
Bir insanın yüzünü tanımadan önce fotoğrafını görüyoruz.
Bir yere gitmeden önce görüntüsünü görüyoruz.
Bir insanı tanımadan önce onun hayatının görüntülerine bakıyoruz.
Bazen yaşamadan önce bile görüntüsünü tüketiyoruz.
Ve burada ressamın yüzyıllar önce yaptığı şeyin ne kadar büyük bir kehanet olduğunu fark ediyorum:
Görüntü, dünyayı anlatmanın yolu olmaktan çıktı; dünyanın kendisini kurmaya başladı.
Belki bu yüzden sanatçılar hiçbir zaman yalnızca resim yapan insanlar olmadılar.
Onlar, gelecek dünyanın gözlerini hazırladılar.
Tanrı dünyayı yarattı; sanatçılar ona bakmayı öğretti.
Ve insanlık bugün, sanatçıların yüzyıllardır açtığı o görsel dünyanın içinde yaşıyor.
Belki de sanatçının en büyük yeteneği hâlâ aynı:
Herkesin baktığı yerde, henüz kimsenin görmediği şeyi göstermek.












