Bu bir deprem yazısı değildir.
Bu, üzerinde yaşadığımız toprağı ne kadar tanıdığımızın yazısıdır.
Türkiye’de yapı güvenliği denildiğinde gözümüzü çoğunlukla yukarı kaldırıyoruz.
Binaya.
Kolona.
Kirişe.
Betona.
Oysa önce aşağıya bakmak gerekiyor.
Zemine.
Bir yapı yalnızca nasıl yapıldığıyla değil, nereye yapıldığıyla da güvenlidir.
Türkiye’nin coğrafyası tek tip değil.
Zemini değil.
İklimi değil.
Topoğrafyası değil.
Afet riski hiç değil.
Karadeniz’in aşırı yağışını ve heyelanını, Ege’nin deprem gerçeğini, Akdeniz’in kıyı ve iklim özelliklerini, İç Anadolu’nun karasal koşullarını aynı şehircilik reçetesinin içine koyabilir miyiz?
Koyarsak bedelini kim öder?
Hatay bugün önümüzde duran önemli örneklerden biri.
Antakya’nın önemli bir bölümü Asi Nehri’nin taşıdığı genç alüvyonların üzerinde bulunuyor. Bilimsel çalışmalar özellikle Asi çevresindeki alüvyal ve suya doygun zeminlerin sıvılaşmaya yatkın olduğunu, zemin koşullarının deprem dalgalarının etkisini büyütebildiğini ortaya koyuyor.
Şimdi Hatay yeniden kuruluyor.
Binalar yapılıyor.
Beton ve asfalt yüzeyler artıyor.
Tam burada zemin başka bir soru daha soruyor:
Su nereye gidecek?
Toprak yağmur suyunun bir bölümünü emer. Yapılaşma ve geçirimsiz yüzey arttıkça suyun toprağa sızabileceği alan azalır, yüzey akışı artar.
Toprağı suya terk etmek de çözüm değildir.
Zeminin niteliğine göre aşırı suya doygunluk; taşıma gücü, oturma, erozyon veya şev stabilitesi gibi başka sorunları beraberinde getirebilir.
Demek ki mesele yalnızca bina yapmak değil.
Zemini tanımak.
Gerektiğinde iyileştirmek.
Suyu yönetmek.
Hatay’da yağmur suyu altyapısı yeni yapı yoğunluğuna göre planlandı mı?
Izgaraların, kanalların ve kolektörlerin kapasitesi yeterli mi?
Tahliye güzergâhları açık mı?
Asi yükseldiğinde su nereye gidecek?
Yeni geçirimsiz yüzeylerin oluşturacağı akış hesaplandı mı?
Aşırı yağış senaryoları dikkate alındı mı?

Bu soruların teknik yanıtlarını elbette mühendisler verecek. Gazetecinin sorusu ise başka: Bu yanıtlar kentler kurulurken gerçekten dikkate alınıyor mu?
Bu sorular yalnızca Hatay’a ait değil.
Türkiye’nin herhangi bir kentinde yeni bir yapı yükselirken sorulması gereken ilk sorulardan biri şudur:
Altında ne var?
Fethiye’nin hafızasında bunun başka bir örneği duruyor.
1957 depremlerinden sonra kentte bugün hâlâ “deprem evleri” olarak hatırlanan, afet gerçeği dikkate alınarak oluşturulmuş yeni yerleşimler vardı.
Aradan yaklaşık yetmiş yıl geçti.
Teknoloji ilerledi.
Mühendislik ilerledi.
Malzeme ilerledi.
Peki afet hafızamız da ilerledi mi?
Dünyada aynı soruya farklı kentlerin verdiği cevaplar var.
Kopenhag, 2011’de yaşadığı büyük yağış felaketinden sonra yalnızca kanalizasyon borularını büyütmedi. Yağmur suyunu atık sudan ayıran sistemlerden, aşırı yağışta suyu güvenli alanlara taşıyan yollara; gerektiğinde geçici su depolama alanına dönüşebilen parklara kadar yüzlerce proje planladı.
Rotterdam başka bir yol izledi.
Su meydanları oluşturdu.
Geçirgen yüzeyler kullandı.
Yeraltı depoları yaptı.
Kamusal alanları gerektiğinde yağmur suyunu tutabilecek biçimde tasarladı.
Benthemplein Su Meydanı yaklaşık 1,7 milyon litre yağmur suyunu geçici olarak depolayabiliyor.
Kopenhag Türkiye değil.
Rotterdam da değil.
Zeminleri farklı.
İklimleri farklı.
Coğrafyaları farklı.
Zaten mesele de bu.
Onlar kendi coğrafyalarının sorusuna kendi şehircilik cevaplarını arıyor.
Biz kendi coğrafyamızın sorusunu ne kadar soruyoruz?
Üstelik Türkiye’nin suyla ilişkisi başka bir çelişkiyi daha önümüze koyuyor.
Yağmur yağıyor.
Kent su altında kalıyor.
Suyu tahliye etmeye çalışıyoruz.
Yaz geliyor.
Kuraklığı konuşuyoruz.
Tarım su bekliyor.
Yeraltı suyunu çekiyoruz.
Konya Havzası gibi bölgelerde kuraklık, yoğun yeraltı suyu kullanımı ve jeolojik yapı bir araya geliyor; düşen yeraltı su seviyelerinin sonuçlarını obruklarla dahi görüyoruz.
Aynı ülkenin suyla kurduğu ilişki gerçekten bu kadar parçalı olmak zorunda mı?
Belki de soruyu değiştirmek gerekiyor.
Suyu yalnızca nasıl tahliye edeceğimizi mi düşünmeliyiz, yoksa onu nasıl yöneteceğimizi de mi?
Aşırı yağışlarda ortaya çıkan suyun uygun altyapılarla toplanması ve depolanması; gerekli işlemlerden geçirildikten sonra kullanım amacına göre tarımsal sulamada, kentsel yeşil alanlarda veya uygun koşullarda yeraltı su kaynaklarının beslenmesinde değerlendirilebilir.
Böyle bir yaklaşım yağmur suyu altyapısını yalnızca taşkınla mücadele aracından çıkarır.
Suyu koruyan bir kent politikasına dönüştürür.
Türkiye’de bir yapının güvenliği yalnızca deprem yönetmeliğine uygun beton ve taşıyıcı sistemle ölçülemez.
Zemin etütlerinin niteliği sorgulanmalıdır.
Gerekli alanlarda zemin iyileştirmesi yapılmalıdır.
Mikrobölgeleme ve yerleşime uygunluk verileri imar kararlarının gerçek belirleyicisi olmalıdır.
Yeraltı ve yüzey suları hesaba katılmalıdır.
Yağmur suyu altyapısı yapılaşmanın gerisinden gelmemeli, yapılaşmayla birlikte planlanmalıdır.
Geçirgen ve su tutucu alanlar korunmalıdır.
Taşkın güzergâhları yapılaşmaya teslim edilmemelidir.
Toplanan yağmur suyunun yeniden kullanılabileceği sistemler kent planlamasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Yapı yoğunluğu ve kat yüksekliği bulunduğu yerin zemininden, topoğrafyasından, ikliminden ve afet riskinden bağımsız düşünülmemelidir.
Bunlar yalnızca teknik ayrıntılar değildir.
Bunlar yaşamla ölüm arasındaki şehircilik kararlarıdır.
Türkiye bir deprem ülkesi.
Aynı zamanda kuraklıkla sınanan, sel yaşayan, heyelan yaşayan, aşırı yağışlarla karşılaşan, kıyılarında tsunami riski bulunan bir ülke.
O halde artık yalnızca şu soruyu sormak yetmez:
“Bina sağlam mı?”
Başka sorular da var.
Zemin uygun mu?
Su nereye gidecek?
Bu yapı bu coğrafyaya uygun mu?
Bu kent hangi afete hazırlanıyor?
Daha önemlisi:
Hangisini görmezden geliyor?
Bir ülkeyi afetlere dirençli hale getirmek, aynı tip yapılaşmayı farklı coğrafyalara yerleştirmek değildir.
Önce toprağı okumak gerekir.
Sonra iklimi.
Suyu.
Coğrafyayı.
Afet geçmişini.
Ancak ondan sonra o toprağın üzerine ne yapılacağına karar verilebilir.
Kent betonla kurulabilir.
Güvenli kent ise bilgiyle kurulur.












