İnsan önce emekler, yola elleriyle tutunur. Sonra ayağa kalkar, yürümeyi öğrenir ve hayatı boyunca yürür. Belki de insanın yola dair öğrendiği ilk şey budur: Yürümek, ayakta durmayı bilmektir ve bu varılacak bir yerden önce gelir.
Önemli olan yolda olmaktır. Çünkü insanın hayata tutunması ve varlığını sürdürmesi biraz da buna bağlıdır. Yol bitmediği sürece insanın hayata dair söyleyecek bir sözü, atacak bir adımı vardır.
Yoldaş ise yolu anlamlı ve mümkün kılan kişidir. Bir yolun ne kadar uzun olduğu değil, o yolu kiminle yürüdüğünüz hayatı da yol gibi değerli kılar. Bazen farklı yollarda yürüyen iki insan, birbirlerinin nereye vardığını düşünmeden ilerler. Sonra bir gün yollar kesişir; daha önce birbirine yabancı olan bu iki insan, aynı yolun yolcusu olur. İşte o zaman anlarsınız: “Kendi kaderiniz başkasının kaderine, başkasının kaderi de sizinkine karışabilir.” İnsan bunu çoğu zaman yolun başında değil, epey ilerledikten sonra öğrenir.
Her biri kar tanesi kadar benzersiz adımlarımızla -çünkü her şey akarken her biri bizi farklı yere götürür- kardaki izler gibi hayata izler bırakırız. Oysa çoğu zaman kendi bıraktığımız izin farkında olmayız. Her gün aynı saatte kalkar, aynı yollardan geçer, aynı şeyleri tekrar eder ve bir gün dönüp baktığımızda, bizim hayatı yaşadığımızı değil, hayatın bizi tekrar ettiğini fark ederiz. Belki de asıl mahpusluk budur.
Hangi yoldasınız, onu sizin seçtiğinizi mi sanıyorsunuz? Bir yolun başında doğdunuz. Anneniz ve babanız ilk yoldaşlarınız oldu. Ne doğduğunuz yolu ne de sizi dünyaya getirenleri, yoldaşlarınızı seçebildiniz. Hayatta, seçme hakkından önce bir kaderin içine doğdunuz. Bu nedenle yolun sonunda ipi ilk göğüsleyen kişi olmakla fazla övünmeyin. Kim bilir; kimileri daha yolun başında yoldaşlarını kaybederek başladı hayata, kimileri daha yürümeyi öğrenemeden uçurumların kenarında büyüdü. Herkes aynı yerden başlamadı yolculuğuna.
Yoldasınız, evet. Ancak bu hayat biraz demiryoluna benzer. Zarları birileri çoktan atmıştır. Hamleleriniz bellidir. Siz trene binersiniz; makasları değiştirir, başka bir hatta geçer, bir istasyonda inip diğerine binersiniz. Fakat hayat denen bu yolda keskin U dönüşleri, geri vitesler yoktur. Bazı yolların geri dönüşü yoktur.
Yine de insan bazen tasını tarağını toplayıp uzun bir yola çıkmalıdır. Nereye gittiğini bilmeden, ne zaman döneceğini düşünmeden… Biraz gezmeli; biraz unutmalı, dünü, bugünü ve yarını harmanlamalıdır. Yanına birkaç kitap almalıdır. Okumalı, yazmalı, kendi içindeki yolda gidebildiği kadar uzaklara gitmelidir. Bu, kaçmak değildir. Çünkü insan nereye giderse kendini de götürür. İnsan, kendi yolunun yoldaşıdır. Kendinden kaçmak için çıkılan hiçbir yol yeterince uzun değildir, çıkmaz yollara çıkar.
Ama yine de bazen gitmelidir. Nereye ve nasıl gideceğini bilmeden. Çünkü insan, hep aynı yerde durarak kendini tekrar etmeye başlar. Aynı yolda uzun süre yürüyünce, yolun kendisi değişmese bile insanın bakışı değişir. Bir süre sonra gördüğünün yol mu, yoksa kendi alışkanlıkları mı olduğunu ayırt edemez. İnsan çok çabuk alışır ve farkında olmadan her şeyi kanıksar.
Yolda olmak, biraz da tehlikeleri ve değişen koşulları kabul etmektir. Yol her zaman bildiğiniz gibi kalmaz. Bazen hava, bazen yolu yol yapan koşullar değişir. Bazen önünüze bir duvar, bazen de bir kapı çıkar. Bazen de hiç beklemediğiniz bir yerde bir bıçak kınından çekilir, yol tehlikelerle de doludur. İşte o zaman yolun ne olduğunu anlarsınız.
Yol, yalnızca yürümek için değildir. Yol; bazen kaybolmak, bazen yeniden başlamak ve yanınızda yürüyenin bir gün arkanızda kalabileceğini bilmektir. Bir istasyonda el sallamak ve tren hareket ettikten sonra elinizin havada kaldığını fark etmektir.
İnsanın sırtında taşıdığı başka bir yük daha vardır. Keşkeler, amalar, pişmanlıklar, sırlar, söylenemeyen sözler, söylenen ağır sözler, tutulamayan yeminler… Bunlar, yolcunun sırtındaki en ağır heybedir. İnsan bu heybeden kurtulmadıkça istediği yere varamaz. Yükü en ağır olan ve heybesini kendisine yoldaş kıldığını sanan kişi, yürür ama aslında hep yerinde sayar. Çünkü bazı yükler insanı yolda tutmaz; olduğu yere mıhlar.
Ben de bir zamanlar yoldaşım sandığım kişiyle benim için kaçınılmaz olan bir yolun üzerinde yürüdüm. O önümde miydi, benim arkamda mıydı, bilmiyorum. Birlikte yürüdüğümüzü sandığım bir yerde o başka bir yolun ardından gitti. Adına aşk denen sihirli bir müddet boyunca, benimle birlikte yolumda yürüyüp hiçbir açıklama yapmadan, nedenini hala bilemezken yolumdan uzaklaştı. Sonra yollar değişti, şehir onun ardından değişti. Birlikte yürüdüğümüz Arnavut kaldırımlarını da değiştiriyorlar şimdi. Onun gidişinin nedenini sordum yolu yol yapanlara:
“Duyguları değişmiş” dediler. “Zaman karşısında aşınmışlar bu kaldırımlar gibi.” Sustum.
“Yenileri daha güzel olacak.” dediler.
“Anılar?” dedim.
Sustular.
Sanki anılar da değişmişti yollarla birlikte.
Duygular aşınmış, yollar yenilenmiş, kaldırımlar sökülüp yerlerine yenileri konmuştu. Bana, “Sen hâlâ neyin hesabını yapıyorsun?” der gibi baktılar.
Bir an düşündüm:
“Bu şehirde aşklar mı daha çabuk eskiyor, Arnavut kaldırımları mı, yoksa yollar mı?”
Sonra şunu düşündüm:
Zamanın ruhuna yenik düşmeyen ne var ki?
Belli ki yollar aynı kalmıyor.
Belki şehirler değişiyor.
Belki insanlar başka yollara sapıyor.
Ama insanın içinde bazı yollar var ki üzerinden yıllar geçse de aşınmıyor. Kimse o yolların kaldırım taşlarını söküp yerlerine yenilerini döşeyemiyor.
Çünkü bazı yollar gidilen yerler değil, bir zamanlar birlikte yürünmüş yerlerdir. Ve unutulmayan anılar yüzünden insan bazen bütün ömrü boyunca o yolun içinden geçmeye devam eder.
Yolda olmanın en değerli tarafı yolda insanın kendisini keşfetmesidir. Gerçek ve en zorlu yolculuk insanın samimiyetle kendi zihnine ve ruhuna yaptığı yolculuktur.












