Bazı insanlarla konuşurken yalnızca onların hayatını dinlemezsiniz.
Bir dönemi dinlersiniz.
İnsanları…
Şarkıları…
Dostlukları…
Kaçırılmış fırsatları…
Bir zamanlar çok önemli olan, sonra unutulup gitmiş küçücük ayrıntıları…
Nino Varon’la konuşmanın bende bıraktığı duygu tam olarak bu.
Geçen yıl uzun uzun konuşmuştuk.
Müzikten, plaklardan, sanatçılardan, yaşanmışlıklardan…
O röportaj bittiğinde aslında konuşmanın bitmediğini anlamıştım.
Çünkü bazı insanlar hayatlarını anlatmazlar.
Bir kapı açarlar.
İçeri girdiğinizde bir başka kapı çıkar karşınıza.
Nino Varon’un hafızası biraz böyle.
Bir şarkıdan söz ederken kendinizi 1970’lerin İzmir’inde buluyorsunuz.
Oradan Paris’e gidiyorsunuz.
Bir anda Tanju Okan çıkıyor karşınıza.
Sonra Metin Oktay…
Nilüfer…
Hümeyra…
Plaklar…
Stüdyolar…
Yapılmış şarkılar…
Yapılamamış şarkılar…
Kaçırılmış fırsatlar…
Ardından hiç gerçekleşmemiş dev bir Atatürk filmi projesi…
Nino anlatıyor.
Ben dinliyorum.
Bazen soru sormaya bile gerek kalmıyor.
Çünkü 82 yıllık bir hayatın hafızası bir kez kapısını açtı mı, kendi yolunu kendi buluyor.
“YASAK YERE PARK ETMİŞ ANILAR”
Sohbet bir şarkıyla başladı.
Nino eski mahallesini ve geçmişte kalan bir aşkı anlattığı şarkısından söz etti.
Adı bile başlı başına bir hikâye:
“Yasak Yere Park Etmiş Anılar.”
İsmi duyduğum anda sevdim.
Çünkü bazı anılar gerçekten öyle değil midir?
Yerlerinden kıpırdamazlar.
Hayat ilerler.
İnsanlar başka hayatlar kurar.
Yıllar geçer.
Ama onlar hâlâ oradadır.
Dokunamazsınız.
Geri dönemezsiniz.
Yine de silemezsiniz.
Yasak yere park etmiş gibi…
Nino şarkıyı anlatırken yalnızca geçmişindeki bir kadını hatırlamıyor.
Yürüdüğü kaldırımı bile hatırlıyor.
Taşların arasından çıkan suyu…
Gece o sokaktan geçişini…
Bir pencereye bakışını…
Işık yanıyor mu diye kontrol edişini…
Ayrıntılar küçüldükçe hikâye büyüyor.
Sonra kendi kuşağı için gülümseyerek söylüyor:
“Bu romantizm benim kuşağımda hâlâ devam etti.”
Belki bir kuşağı anlatmak için gerçekten bundan fazlasına gerek yok.
Bugün bir mesajın “görüldü” işaretine yüklediğimiz anlamı, o kuşak bir evin penceresinde yanan ışığa yüklüyordu.
MUTLUYKEN ŞARKI GELMİYOR
Nino’nun şarkıyla ilişkisini anlatan başka bir cümlesi daha var:
“Mutlu olduğum zaman hiçbir şarkı gelmiyor.”
Bu cümlede onun müziğinin anahtarlarından biri saklı sanki.
Özlem…
Eksiklik…
Geçmiş…
İnsanın içinde tamamlanmadan kalanlar…
Eşi için yazdığı “Bir Kadın Bu Kadar Özlenmez ki” şarkısını anlatıyor.
Sözlerin, bugün oturduğumuz evdeki stüdyoda, bir kış gecesi saat üçlere doğru arka arkaya geldiğini söylüyor.
Fazla dokunmamış sözlere.
Çünkü bazı şarkılar masa başına oturup yapılmıyor.
Geliyor.
Nino’nun anlattıklarında bunu sık sık hissediyorsunuz.
Müzik onun için yalnızca nota değil.
Hatırlamak.
Gözlemek.
İnsanı okumak.
Bazen de yıllarca içinizde taşıdığınız şeyi bir gece birkaç dakikada söyleyebilmek.
TANJU OKAN’A YAPILAMAYAN SON PLAK

Tanju Okan’ın adı geçtiğinde Nino’nun sesi değişiyor.
Aralarında yalnızca yapımcı-sanatçı ilişkisi olmadığını hemen anlıyorsunuz.
Bir dostluk var.
Bir vefa hikâyesi var.
Tanju Okan’ın sağlık sorunlarının ağırlaştığı dönemi anlatıyor.
Bir bacağı kesilmiş.
Nino’ya soruyor:
“Bana plak yapacak mısın?”
Nino’nun cevabı tereddütsüz.
Önce iyileşmesini istiyor.
Bunu atlatmasını…
Sonra stüdyoya girmeyi…
Gerekirse elindekini satıp o plağı yapmaya hazır olduğunu söylüyor.
Olmuyor.
Tanju Okan iyileşemiyor.
O plak yapılamıyor.
Nino’nun hafızasında ise Tanju Okan’dan başka bir cümle kalıyor:
“Sen benim hayatımı değiştirdin, benim hayatımı kurtardın.”
Müzik dünyasında para konuşulur.
Satış konuşulur.
Telif konuşulur.
Başarı konuşulur.
Listeler konuşulur.
Yıllar geçtikten sonra bütün bunların çoğu unutulur.
İnsanın hafızasında kalan bazen tek bir cümledir.
Vefa da biraz budur.
SAMANYOLU PARİS’E TANJU OKAN’LA GİDEBİLİRDİ
Sonra Nino öyle bir hikâye anlatıyor ki insan ister istemez aynı soruyu soruyor:
Ya olsaydı?
1970’ler…
İzmir Büyük Efes.
Tanju Okan sahnede “Samanyolu”nu söylüyor.
Nino’nun anlatımına göre yabancı bir yapımcı çift orada.
Tanju’yu dinliyorlar.
Sesini beğeniyorlar.
Teklif geliyor:
Paris’e gelsin ve Samanyolu’nu Fransızca plak yapsın.
Tanju Okan haberi Nino’ya getiriyor.
Fırsat büyük.
Ama para gerekiyor.
Nino’nun o sırada biriktirdiği 7 bin 500 lirası var.
Bir de gözüne kestirdiği siyah, 1951 model bir otomobil…
Fiyatı 12 bin 500 lira.
Tanju turnede.
Süreç uzuyor.
Mektup yazalım, Tanju gelince parayı tamamlarız diye düşünüyorlar.
Olmuyor.
Zaman geçiyor.
Fırsat kaçıyor.
Nino bugün bunu hiç süslemeden anlatıyor:
“Biz o şansı yitirdik.”
Samanyolu daha sonra Avrupa’da başka yorumlarla büyük başarı kazanıyor.
Tanju Okan ilerleyen yıllarda Fransızca şarkılar da söylüyor.
Ama o ilk kapı bir daha aynı biçimde açılmıyor.
Nino yıllar sonra kendisini de sorguluyor.
O parayı ortaya koyabilir miydi?
Otomobilden vazgeçebilir miydi?
Risk alınsaydı ne olurdu?
Bilmiyoruz.
Kendisi de bilmiyor.
Ama hikâyenin sonunda söylediği cümle yalnızca müzik için değil, hayat için de geçerli:
“Şans insanlara geliyor. Anlamak, hissetmek ve o cesaret…”
Belki fırsat dediğimiz şey gerçekten budur.
Kapının açılması değil.
Açılan kapıyı zamanında görebilmek.
METİN OKTAY’DAN BİR CÜMLELİK ZARAFET DERSİ
Tanju Okan’dan Metin Oktay’a geçiyoruz.
Bir akşam birlikte oturuyorlar.
Nino ve Tanju Okan aynı masada.
Yakınlarında Metin Oktay.
Tanju içtikçe Metin Oktay’a dönüyor:
“Metin Abi…”
Metin Oktay karşılık veriyor.
Sonunda Tanju söyleyeceğini söylüyor:
“Senin Fenerbahçe’de olman lazımdı ağabey.”
Bir kez değil.
Birkaç kez…
Galatasaray’ın “Taçsız Kral”ına.
Metin Oktay kızmıyor.
Sesini yükseltmiyor.
Tartışmıyor.
Sadece:
“Bir şey de ben söyleyeyim” diyor.
Ardından o cümle geliyor:
“Ben sana hangi şarkıyı söyleyeceğini hiç önerdim mi?”
Bitti.
Nino bu anı anlatırken yıllar sonra bile Metin Oktay’ın tavrına duyduğu hayranlığı gizlemiyor.
Onun belleğinde kalan, Metin Oktay’ın efendiliği ve karşısındakini incitmeden sınır çizebilen zarafeti.
Aslında mesele futbol değil.
Müzik de değil.
Mesele üslup.
Bir insanı aşağılamadan cevap verebilmek.
Kendi sınırınızı bağırmadan çizebilmek.
Karşınızdakini sustururken bile incitmemek.
Nino’nun hafızasında o geceden kalan şey skor değil.
Zarafet.
BİR ATATÜRK FİLMİ: 201 MİLYON DOLAR
Tam başka bir hikâyeyi konuşurken Atatürk çıkıyor karşımıza.
Nino’nun hafızasının nasıl çalıştığını anlatan en güzel örneklerden biri de bu.
Bir dönem Türkiye’yi dünyaya tanıtacak uluslararası projeler üzerinde düşündüğünü anlatıyor.
Efes…
Kapadokya…
İstanbul…
Uluslararası orkestrasyonlar…
Yabancı sanatçılar…
Sonra bir soru geliyor:
Atatürk filmi yapar mısın?
Nino’nun cevabı:
Yaparım.
Peki kaça?
Hikâyenin çıkış noktasında, o yılların sinema dünyasının en büyük yapımlarından biri olan Titanic var.
James Cameron’ın yönettiği, 20th Century Fox ve Paramount Pictures ortaklığında gerçekleştirilen Titanic, yaklaşık 200 milyon dolarlık bütçesiyle döneminin en pahalı filmlerinden biriydi.
Nino’nun anlattığına göre kendi hesabı çok yalın:
Atatürk’ün filmi yapılacaksa, dünyanın en büyük prodüksiyonundan bile daha büyük olmalı.
O büyük bütçenin üzerine sembolik olarak yalnızca bir milyon dolar koyuyor.
201 milyon dolar.
Mesele aslında o bir milyon dolar değil.
Mesele Nino’nun Atatürk’ü hangi ölçekte anlatmak istediği.
Uluslararası oyuncularla…
Büyük bir prodüksiyonla…
Dünyanın izleyeceği ve konuşacağı bir filmle…
Çünkü onun kafasındaki düşünce çok açık:
Atatürk anlatılacaksa dünyaya anlatılmalı.
Proje gerçekleşmiyor.
O film çekilmiyor.
Bugün elimizde Nino’nun hayal ettiği o büyük Atatürk filmi yok.
Ama hikâyesini dinlerken insan ister istemez düşünüyor:
Ya çekilseydi?
BİR ŞARKI İÇİN SES YETMİYOR
Nino’yla müzik konuşurken çok önemli bir noktaya geliyoruz.
Bir şarkıyı kimin söyleyeceği…
Ses…
Ton…
Yorum…
Ama Nino için bunların yanında başka bir şey daha var:
Kimlik.
Bir şarkıya uygun sesi bulmak yetmiyor.
O şarkıyı taşıyacak insanı da bulmak gerekiyor.
Çünkü bazı sözcükler vardır, her sanatçının ağzında aynı durmaz.
Bazı cümleleri söylemek için yalnızca iyi bir ses değil, o cümlenin arkasında durabilecek bir hayat gerekir.
Nino bunu anlatırken yıllar önceki kayıtları, sanatçıları, stüdyoda yaşananları hatırlıyor.
Bir sanatçının çıkamadığı notayı…
Bir başkasının yorumunu…
Orkestrayı…
Kemancıları…
Hümeyra’yı…
Nilüfer’i…
Her isim başka bir hatırayı getiriyor.
Sonra Nilüfer’den söz ediyor.
1970’lerin başındaki genç Nilüfer’i, o yıllardaki sesini ve müzik dünyasına adım attığı dönemi hatırlıyor.
Ben Nino’yu dinlerken aslında onun aradığı şeyin yalnızca “iyi ses” olmadığını daha iyi anlıyorum.
Sesin arkasındaki insanı arıyor.
Belki müzikte kimlik dediğimiz şey de tam burada başlıyor.
BİR EV DE HAFIZA TUTAR
Nino’nun anlattıklarını dinlerken zaman zaman gözüm evin içinde dolaşıyor.
Çünkü aslında onun hafızası yalnızca anlattıklarında değil, yaşadığı evin hemen her köşesinde karşınıza çıkıyor.
Duvarlarda yılların içinden gelen fotoğraflar…
Devlet büyükleriyle çekilmiş kareler…
Altın plaklar, ödüller…
Dedesinin geçmişinden bugüne ulaşan madalya…
Eski bir mandolin…
Tarihî dürbünler…
Kendi yaptığı tablolar…
Mavinin içine yerleştirdiği tekneler…
Sonra bugün hâlâ başına geçtiği klavyesi.
Bir tarafta ailesinden kalan tarih, bir tarafta kendi hayatının müzikle biriktirdikleri, bir tarafta resimleri, bir tarafta bugün hâlâ ürettiği melodiler…
İnsan o evde dolaşırken şunu fark ediyor:
Nino Varon’un hafızası yalnızca anlattığı hikâyelerde yaşamıyor.
Duvarlarda asılı, raflarda duruyor, tuşlara dokunduğunda yeniden ses veriyor.
BENİM SÖZLERİM, NİNO’NUN MELODİSİ
Sonra konu benim yazdığım şarkıya geliyor.
İlk yazıda sözünü ettiğim o şarkıya…
Nino sözlere nasıl baktığını anlatıyor.
Melodi geldiğinde sözün bazı yerlerinin değişmesi gerekebilir.
Bir hece…
Bir sözcük…
Bir vurgu…
Ben de kendisine bunu söylüyorum.
Gerekirse değiştirebilir.
Nino’nun ölçüsü çok açık:
“Anlamı bozmayacak.”
İşte bu benim için önemli.
Çünkü şarkı sözü yalnızca kâğıdın üzerinde yaşamıyor.
Besteyle karşılaştığında başka bir bedene giriyor.
Bazen bir sözcük melodinin içine oturmuyor.
Bazen bir hece fazla geliyor.
Bazen şarkıcı o kelimeyi söyleyemiyor.
Değişebilir.
Ama özü kalmalı.
Ben sözü yazdım.
Şimdi o sözler Nino’nun dünyasında dolaşıyor.
Belki bir gitarın birkaç notasına dokunacak.
Belki bir melodi gelecek.
Belki başka bir sese ulaşacak.
Bilmiyorum.
Bekliyorum.
Fakat şunu biliyorum:
Bir gazeteci ve yazar olarak yıllardır sözcüklerle yaşıyorum.
Şimdi yazdığım birkaç sözcüğün Nino Varon gibi hayatını müziğin içinde geçirmiş bir insanın elinde notaya dönüşme ihtimalini beklemek benim için hâlâ aynı kelimeyle açıklanabilir:
Onur.
NİNO’YU DİNLERKEN
Saatler ilerledi.
Kayıt cihazı çalıştı.
Bazen sustu.
Sohbet devam etti.
Nino bir hikâyeyi bitirmeden başka bir hikâyeye geçti.
Bazen isimler birbirine karıştı.
Bazen yıllar…
Bazen hepimiz güldük.
Bazı konuşmalar elbette o evde kaldı.
Kalmalı da.
Çünkü bir gazetecinin elindeki kayıt cihazı, duyduğu her şeyi yayımlama hakkı vermez.
Her anlatılan haber değildir.
Her söylenen yazıya girmez.
Bazı sözler sohbetindir.
Bazıları dostluğun.
Bazıları yalnızca o masanın.
Benim ilgimi çeken başka bir şeydi.
Bir insan seksen yılı aşkın bir ömrün ardından geriye baktığında neyi hatırlıyor?
Parayı mı?
Başarıyı mı?
Satılan plakları mı?
Ünlü isimleri mi?
Nino’yu dinlediğimde benim gördüğüm bunların hiçbiri değildi.
Bir pencerenin ışığını hatırlıyor.
Tanju Okan’ın söylediği bir cümleyi hatırlıyor.
Metin Oktay’ın zarafetini hatırlıyor.
Kaçırdığı bir fırsatı hatırlıyor.
Yapılamayan bir plağı…
Çekilemeyen bir filmi…
Bir şarkının geldiği geceyi…
Demek ki hayatın sonunda hafızada kalanlar, yaşarken çok önemli sandıklarımızdan biraz farklı olabiliyor.
İnsan büyük olayları değil, kendisinde büyük iz bırakan anları hatırlıyor.
BÜYÜKADA’DAN BANA KALAN
Ankara’dan Büyükada’ya giderken bütün bunları yaşayacağımı bilmiyordum.
Bir sergiye gidecektim.
Nino ve Berrin’e sürpriz yapacaktım.
Birkaç saat kalıp dönecektim.
Olmadı.
İki gece üç gün…
Uzun sohbetler…
Sofralar…
Müzik…
Resimler…
Ada sokakları…
Küçük armağanlar…
Büyük incelikler…
Berrin Yardımcı’nın sıcaklığı…
Nino Varon’un bitmek bilmeyen hikâyeleri…
Bana gösterdikleri misafirperverliği yalnızca “teşekkür ederim” diyerek anlatmak biraz eksik kalıyor.
Çünkü insan bazen bir yerde ağırlanmıyor.
Kabul ediliyor.
Ben kendimi öyle hissettim.
Sevgili Berrin’e…
Sevgili Nino’ya…
Evlerinin kapısını, sofralarını, zamanlarını ve en önemlisi hayatlarının bir parçasını benimle paylaştıkları için teşekkür ediyorum.
Bana verdikleri küçük armağanları Ankara’ya getirdim.
Fotoğrafları getirdim.
Kayıtları getirdim.
Notlarımı getirdim.
Anıları getirdim.
Ama galiba bir şeyi getiremedim.
Kalbimi.
Onu Büyükada’da bıraktım.
Belki yeniden gitmek istememin nedeni de bu.
Belki insan bazı yerlere gezmek için dönmez.
Kendisinden orada kalan parçayı bulmak için döner.
Ben Nino Varon’un hafızasını dinlemek için Büyükada’ya gitmemiştim.
Ama dönerken anladım:
Bir insanın hafızasında dolaşırken bazen yalnızca onun geçmişine değil, kendi hayatınıza da rastlıyorsunuz.
Büyükada’dan ayrıldım.
Nino’nun hikâyeleri kulağımda, Berrin’in sıcaklığı içimde kaldı.
Deniz arkamda kaldı.
Bense Büyükada’dan, kendimden küçük bir parçayı orada bırakarak döndüm.













