“Kıskanırım seni ben, kıskanırım kendimden…Bu nasıl aşk Allah’ım, öleceğim derdimden…”
Bazı duygular vardır, psikoloji onları açıklamaya çalışır; edebiyat ise yaşatır.
Kıskançlık da onlardan biri.
Bir kelime söylersiniz ve arkasından koca bir insanlık tarihi açılır. Kabil çıkar karşınıza, Iago çıkar, Othello çıkar, Proust’un Swann’ı çıkar. Dante, Araf’ın bir katında gözleri demir telle dikilmiş kıskançları gösterir.
Çünkü kıskançlık yalnızca bir duygu değildir.
İnsanın başkasına bakarken kendisini kaybetme biçimlerinden biridir.
Yıllar önce dinlediğim bir TED konuşmasında kıskançlıkla haset arasında bir ayrım yapılmıştı.
Belki asıl mesele ayrımın kendisinden çok şu soruda:
Hayatımızı ne kadar başkalarının hayatına bakarak yaşıyoruz?
Birinin başarısını görüp “Ben de istiyorum” demek başka,
“Onun olmasın” demek başka.
İlki bizi kendimize döndürebilir.
Birinin cesaretini görürüz, kendi korkularımızı sorgularız. Bir sanatçıyı görürüz, belki içimizde susturduğumuz yaratıcı tarafı hatırlarız.
Bazen başkasının hayatı, bizim henüz yaşanmamış ihtimalimizin fragmanıdır.
Ama sonra cümle değişir:
“Ben de istiyorum”dan “O neden sahip?”e.
İşte orada kıskançlık kararmaya başlar.
Dante’nin kıskançlara verdiği ceza bu yüzden çok çarpıcıdır: Gözleri dikilmiştir.
Başkasının hayatına bakarak yaşayanlar artık göremezler.
Ne güçlü bir imge.
Bugün elimizde telefonlar var. Başkasının evini, bedenini, sevgilisini, başarısını, seyahatini görmek için kapı kapı dolaşmamıza gerek yok.
Dante’nin demir telleri yok belki ama ekranlar var.
Bakıyoruz.
Karşılaştırıyoruz.
Ve sonra kendi hayatımıza başkasının cetveliyle bakıyoruz.
Başkasının ışığını ölçerken kendi ışığımızı unutuyoruz.
Shakespeare’in Othello’su kıskançlığın başka bir yüzünü gösterir.
Önce küçük bir şüphe gelir. Sonra ihtimaller çoğalır. Bir süre sonra insan gerçeği değil, kendi zihninin kurduğu hikâyeyi yaşamaya başlar.
Proust’un Swann’ı da sevdiği insanın kendisine ait olmayan dünyasını keşfettikçe, aşkın içine sahip olma arzusunun nasıl sızdığını gösterir.
Belki kıskançlığın temelinde tam da bu vardır:
Ötekinin, bizden bağımsız bir hayatı olduğunu kabullenememek.
Oysa başkasının güzelliği bizim güzelliğimizi azaltmaz.
Başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir.
Başkasının sevilmesi, bizim daha az sevildiğimiz anlamına gelmez.
Ama kendimizi sürekli bir sıralamanın içinde görüyorsak, her başkasının yükselişi bize kendi düşüşümüz gibi görünür.
Ve insan bir süre sonra başkasının hayatını izlemekten kendi hayatını yaşamaya vakit bulamaz.
Belki bu yüzden kıskançlık aslında bize başkasını değil, kendimizi anlatır.
Kimi kıskanıyorsak, belki orada kendimizin bir parçası saklıdır.
Birinin özgürlüğünü kıskanıyorsak, belki özgürlüğümüzü unutmuşuzdur.
Birinin cesaretini kıskanıyorsak, belki kendi cesaretimizi susturmuşuzdur.
Bir sanatçıyı kıskanıyorsak, belki bizim de söyleyecek bir sözümüz vardır.
Kıskançlık bazen kötü bir duygu değil;
yanlış okunmuş bir mektuptur.
Ama bir sınır var.
“Ben de istiyorum” ile “onun olmasın” arasındaki sınır.
İlki bizi büyütebilir.
İkincisi bizi küçültür.
Çünkü başkasını küçülttüğümüzde biz büyümeyiz.
Başkasının ışığını kısmak, bizim odamızı aydınlatmaz.
Belki olgunluk hiç kıskanmamak değildir.
Belki kıskandığımızı fark ettiğimiz anda kendimize dönmektir:
Ben onda ne görüyorum? Ben aslında ne istiyorum? Ve bunu kendim için yapabilir miyim?
Sonra o şarkı yeniden geliyor:
“Kıskanırım seni ben, kıskanırım kendimden…”
Belki insanın en büyük rakibi başka insanlar değildir.
Kendi içinde yaşayamadığı ihtimallerdir.
Ve belki hayatın en zarif sınavlarından biri şudur:
Başkasının ışığını seyrederken kendi ışığından utanmamak












