BU BİR FEDON YAZISI DEĞİLDİR.
Bu, bir insanın neden hâlâ kendisini açıklamak zorunda kaldığını sorgulama yazısıdır.
Bu, vatandaşlığın neyle ölçüldüğünü sorgulama yazısıdır.
Bu, aidiyet ile köken arasındaki farkı anlayıp anlayamadığımızı sorgulama yazısıdır.
Bu, aynı toprağın çocuklarını birbirine yabancılaştıran görünmez duvarların yazısıdır.
Geçtiğimiz günlerde, genç kuşakların belki adını daha az duyduğu, ancak Türkiye’nin yakın kültür tarihinde iz bırakmış isimlerden biri olan Fedon Kalyoncu’nun bir konuşmasına denk geldim.
Şarkı söylemiyordu.
Sahneye çıkmamıştı.
Bir hayat muhasebesi yapıyordu.
Bir kırgınlığı anlatıyordu.
Bir ömür anlatıyordu.
“Ben Yunanlı değilim.”
diyordu.
“Ben Rum’um.”
diyordu.
“Ben 500 yıllık İstanbulluyum.”
diyordu.
Sonra durdu…
İçime oturan bir cümle kurdu:
“Askerliğimi yaptım, vergilerimi ödüyorum ve hâlâ ötekiyim.”
Ardından ikinci cümle geldi.
Belki de bütün konuşmanın en ağır cümlesi:
“İki gözüm açık öleceğim.”
İşte bu cümlede durdum.
Çünkü bu bir siyasi cümle değildi.
Bu bir kimlik tartışması değildi.
Bu bir ömür muhasebesiydi.
O an kendime başka bir soru sordum:
Fedon hakkında gerçekten ne biliyoruz?
Şarkılarını mı?
Televizyondaki hâlini mi?
Sahnedeki neşesini mi?
Peki ya hikâyesini?
Kaç kişi dedesinin adını biliyor?
Kaç kişi Kleanti Kalyoncu adını daha önce duydu?
Kleanti Kalyoncu.
Çanakkale’de şehit düşmüş bir asker.
Bu ülke için can vermiş bir insanın babası.
Geride hamile eşini bıraktı.
Geride doğacak çocuğunu bıraktı.
Geride yarım kalmış bir hayat bıraktı.
Adı bugün Çanakkale şehitleri arasında yer alıyor.
Bu ülke için can vermiş bir insanın adı.
Fedon’un kolunda Mustafa Kemal Atatürk dövmesi var.
Bu ayrıntıyı önemsiyorum.
Çünkü insanlar bedenlerine rastgele semboller işlemezler.
Özellikle de ömür boyu taşıyacakları sembolleri.
Bir tarafta Çanakkale’de şehit düşen bir dede.
Bir tarafta Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk.
Bir tarafta bu ülkenin kültürüne onlarca yıl emek vermiş bir sanatçı.
Bir tarafta askerlik yapmış bir vatandaş.
Bir tarafta vergisini ödemiş bir vatandaş.
Bir tarafta bu ülkenin sevincini de hüznünü de paylaşmış bir insan.
Bütün bunların ortasında hâlâ kendisini anlatmaya çalışan bir insan.
İşte benim canımı acıtan yer tam da burasıdır.
Fedon’un Rum olması değil.
Fedon’un kendisini açıklamak zorunda kalmasıdır.
Bir insan hangi ailede doğacağını seçebilir mi?
Hayır.
Bir insan hangi etnik kökenden geleceğini seçebilir mi?
Hayır.
Bir insan hangi dili duyarak büyüyeceğini seçebilir mi?
Hayır.
Bir insan hangi soyadını taşıyacağını seçebilir mi?
Hayır.
Peki insanlar neden doğarken seçmedikleri şeyler üzerinden yargılanıyor?
Fedon’un kökenini sorgulayanlar var.
Peki kendi kökenlerini biliyorlar mı?
Yedi kuşak geriye gidebiliyorlar mı?
Aile tarihlerini gerçekten biliyorlar mı?
Hangi göçlerin çocukları olduklarını biliyorlar mı?
Hangi kültürlerin birleşiminden oluştuklarını biliyorlar mı?
Bilmiyorlar.
Ama hüküm veriyorlar.
Fedon’un aidiyetini sorgulayanlar var.
Aidiyetin ölçüsü nedir?
Kan mı?
Soyadı mı?
Nüfus kaydı mı?
Yoksa verilen emek mi?
Ödenen vergi mi?
Yapılan askerlik mi?
Bu ülkeye duyulan sevgi mi?
Üretilen sanat mı?
Buna cevap veremiyoruz.
Ama hüküm vermekte gecikmiyoruz.
İşte sorun burada başlıyor.
Askerlik yaparken vatandaş.
Vergi verirken vatandaş.
Kanun karşısında vatandaş.
Sorumluluklarını yerine getirirken vatandaş.
Aidiyet söz konusu olduğunda tartışmalı.
İşte kabul edemediğim şey budur.
Fedon’un konuşmasında beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu.
Adam ayrıcalık istemiyor.
İmtiyaz istemiyor.
Özel muamele istemiyor.
Sadece kendisini anlatıyor.
Sadece kırgınlığını anlatıyor.
Sadece yıllardır içinde taşıdığı bir yükü anlatıyor.
Aslında şunu soruyor:
“Daha ne yapmam gerekiyordu?”
Bu soru önemlidir.
Çünkü bazen bir ülkenin bütün çelişkileri tek bir soruda saklıdır.
Türkiye’nin tarihine dönüp bakalım.
Bu ülkenin müziğine kim katkı verdi?
Bu ülkenin sanatına kim katkı verdi?
Bu ülkenin ticaretine kim katkı verdi?
Bu ülkenin şehirlerine kim katkı verdi?
Bu ülkenin kültürüne kim katkı verdi?
Bu ülkenin hafızasına kim katkı verdi?
Sadece bir kesim mi?
Hayır.
Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan insanların ortak emeğiyle oluştu bütün bunlar.
Bu ülkenin hikâyesi tek bir aile tarafından yazılmadı.
Tek bir köken tarafından yazılmadı.
Tek bir kültür tarafından yazılmadı.
Bu ülkenin hikâyesi milyonlarca insanın hayatıyla yazıldı.
Acılarıyla yazıldı.
Emekleriyle yazıldı.
Fedakârlıklarıyla yazıldı.
Bu toprakların mezarlıkları ortak.
Hatıraları ortak.
Sevinçleri ortak.
Kederleri ortak.
Geleceği de ortak.
İşte bu yüzden mesele Fedon değildir.
Mesele bir insanın kendisini ait hissettiği ülkede hâlâ kendisini açıklamak zorunda kalmasıdır.
Mesele bir insanın yıllarca emek verdikten sonra hâlâ aidiyetini anlatmak zorunda kalmasıdır.
Mesele bir insanın ömrünün sonunda dönüp:
“İki gözüm açık öleceğim.”
demesidir.
Sorun farklılıklarımız değildir.
Sorun farklılıklarımızdan korkmamızdır.
Sorun kökenler değildir.
Sorun köken takıntısıdır.
Sorun insanlar değildir.
Sorun insanları etiketlere indirgemektir.
Sorun aidiyet değildir.
Sorun aidiyeti sürekli sınava tabi tutmaktır.
Aidiyet ispat isteyen yerde toplumsal barış eksiktir.
Vatandaşlık savunma isteyen yerde eşitlik eksiktir.
Kimlik açıklama isteyen yerde güven eksiktir.
Ötekileştirme olan yerde adalet eksiktir.
Çözüm aslında sanıldığından daha basittir.
İnsanları soyadlarıyla değil hikâyeleriyle tanımaktır.
Kökenleriyle değil karakterleriyle değerlendirmektir.
Farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik olarak görmektir.
Bu ülkeye aidiyet hisseden hiç kimseyi kendisini açıklamaya mecbur bırakmamaktır.
Yazının sonunda birkaç cümleyi doğrudan Sayın Fedon’a ayırmak istiyorum.
Sayın Fedon,
Bu satırları okuyup okumayacağınızı bilmiyorum.
Kırgınlığınızı anlayan insanlar da var.
Söylediklerinizin ağırlığını hisseden insanlar da var.
Bu nedenle mesele sizin kim olduğunuz değildir.
Mesele bazı insanların sizi tanımadan hüküm verebilmesidir.
Mesele bazı insanların hikâyenizi bilmeden karar verebilmesidir.
Mesele bazı insanların sizi bir isimden, bir etiketten, bir önyargıdan ibaret sanabilmesidir.
Son sözüm size değildir…
Bu ülkeye söylemek istiyorum.
Çanakkale şehidinin torunu hâlâ kendisini anlatıyorsa sorun vardır.
Kolunda Atatürk taşıyan bir insan hâlâ aidiyetini anlatıyorsa sorun vardır.
Askerliğini yapmış bir insan hâlâ kabul görmek için konuşuyorsa sorun vardır.
Vergisini ödemiş bir insan hâlâ kendisini açıklıyorsa sorun vardır.
Bu ülkeye ömrünü vermiş bir insan hâlâ öteki hissediyorsa sorun vardır.
Sorun vardır.
Sorun vardır.
Sorun vardır.
Ötekileştirilen her vatandaş bu ülkenin kaybıdır.
Kırılan her aidiyet duygusu bu ülkenin kaybıdır.
Dinlenmeyen her hikâye bu ülkenin kaybıdır.
Görülmeyen her emek bu ülkenin kaybıdır.
Anlaşılmayan her insan bu ülkenin kaybıdır.
Toplumlar farklılıklarıyla büyür.
Önyargılarıyla küçülür.
Aidiyetle güçlenir.
Ötekileştirmeyle zayıflar.
İnsanlarını kucaklayarak yükselir.
İnsanlarını dışlayarak yalnızlaşır.
Sonunda da birbirini tanımayan kalabalıklara dönüşür.
Sayın Fedon,
Bu yazı size hak vermek için değil…
Sizi anlamaya çalıştığımı söylemek için yazıldı.
Çünkü bazı kırgınlıklar yalnızca duyulmak ister.
Bazı insanlar yalnızca anlaşılmak ister.
Bazı insanlar yalnızca ait oldukları yerde yabancı muamelesi görmemek ister.
…ve ben sizi anlıyorum Sayın Fedon.
Kırgınlığınızı da.
Saygılarımla,













