
Hayatımda ilk kez geldim Karamürsel’e.
Bazı kentler insanı ilk bakışta yakalar.
Bazılarıysa kendini hemen açmaz.
Karamürsel ikinci grupta.
İlk his şu oldu:
Burada insan nefes alabiliyor.
Bu küçümsenecek bir cümle değil.
Çünkü Türkiye’nin birçok kentinde artık aynı görüntü var.
Aynı zincir mağazalar.
Aynı beton dili.
Aynı kimlik kaybı.
Burada ilk dikkatimi çeken ise başka bir şey oldu.
Eski esnaf kültürü.
Şekerciler.
Küçük dükkânlar.
İnsan ilişkisini tamamen kaybetmemiş ticaret.
Büyük zincir markaların baskın olmadığı bir sokak düzeni.
Karşı kıyıya baktığınızda ağır sanayi.
Beton.
Fabrika.
Liman.
Bu kıyıda başka bir ritim.
Bilgutay Bağdat bunu görüşmemiz sırasında çok çarpıcı bir cümleyle özetledi:
“Biz karşıya baktığımızda sanayiyi görüyoruz. Onlar bize baktığında cenneti görüyor.”
Abartılı mı?
Belki.
Ama içinde gerçek payı var.
Çünkü Karamürsel gerçekten huzur duygusu taşıyor.
Belki bu yüzden emekliler için cazibe merkezi.
Belki bu yüzden burada insanın omuzları biraz daha gevşiyor.
Ama gazetecilik yalnızca huzur cümlesi yazmaz.
Soru sorar.
Görünenin altına bakar.
Dinler.
Sorgular.
Ben de tam bunu yaptım.
Karamürsel Belediyesi Kültür Sanat ve Sosyal İşler Müdürü Bilgutay Bağdat ile kapsamlı bir görüşme yaptım.
Ortaya yalnızca belediye projeleri çıkmadı.
Bir kentin geçmişi, bugünü ve geleceği aynı masaya geldi.
BİR KENTİN ADI, BİR TARİHİN İLK SATIRI
Karamürsel sıradan bir kıyı yerleşimi değil.
Geçmişi M.Ö. IX ve VII. yüzyıllara kadar uzanan bir coğrafyadan söz ediyoruz.
Eski kaynaklarda Prainetos adıyla anılan bu bölgenin, Bizans döneminde İmparator Konstantin tarafından annesi Helena’nın adına atfen Helenopolis olarak anıldığı belirtiliyor.
Sonra tarih başka bir yöne dönüyor.
1324.
Orhan Gazi dönemi.
Yakın silah arkadaşı Kara lakaplı Mürsel Alp, bu bölgeyi Osmanlı topraklarına katıyor.
Karamürsel adını da buradan alıyor.
Ama mesele yalnızca isim değil.
Anlatılanlara göre Osmanlı’nın ilk tersanelerinden biri burada kuruluyor.
Karasi Beyliği’nden ustalar getiriliyor.
Venedik tipi kadırga modellerinden yararlanılıyor.
“Karamürsel” adı verilen çektirmeler üretiliyor.
Osmanlı’nın ilk hafif donanma yapılanmalarından biri burada şekilleniyor.
Bir başka ifadeyle:
Bu sakin kıyı, yalnızca huzur adresi değil.
Osmanlı denizciliğinin erken duraklarından biri.
Sonrasında işgal yılları.
25 Haziran 1920 İngiliz işgali.
11 Temmuz 1920 Yunan işgali.
Ardından 4 Temmuz 1921.
Kurtuluş.
Bugün kutlanan 4 Temmuz’un arka planı tam da bu.
BİLGUTAY BAĞDAT’IN ANLATTIĞI KARAMÜRSEL
Bilgutay Bağdat’ın temel anlatısı net:
Karamürsel değişmek istiyor.
Üstelik bu değişimin yalnızca fiziki değil, zihinsel dönüşüm olması gerektiğini düşünüyor.
İlk örnek olarak 4 Temmuz’u anlattı.
Geçmişte birkaç sanatçının gelip sahne aldığı, para harcanan klasik kutlama modelinden söz etti.
Bu modeli değiştirdiklerini söyledi.
Yeni isim:
4 Temmuz Kurtuluş Haftası Kültür, Sanat ve Tanıtım Festivali.

Beş gün değil.
Dokuz gün.
Amaç yalnızca etkinlik yapmak değil.
Kendi ifadesiyle:
Esnafı.
Halkı.
Vizyonu.
Misyonu değiştirmek.
Bu hafife alınacak bir yaklaşım değil.
Çünkü burada mesele yalnızca belediye etkinliği değil.
Burada yalnızca etkinlik planı değil, toplumun yönünü değiştirme iddiası var.
Ulusal sanatçılara yüksek bütçe ayırmak yerine yerel üretimi görünür kılmak istediklerini anlattı.
Karamürsel’in kendi sanatçılarını öne çıkarmak.
Çini.
Tezhip.
Ebru.
Görsel sanatlar.
Devlet sanatçıları.
Atölyeler.
Sergiler.
Satış alanları.
Geçen yıl günlük yaklaşık 6000 kişinin sergi alanlarına giriş çıkış yaptığını söyledi.
Esnafın kazandığını söyledi.
Çay bahçelerinin kazandığını söyledi.
Buradaki yaklaşım açık:
Kültür yalnızca alkış değildir. Ekonomidir de.
KARAMÜRSEL SADECE SAHİL DEĞİL
Görüşmenin dikkat çekici başlıklarından biri sosyal yapıydı.
Bilgutay Bağdat, Karamürsel’i tek kimlikli bir yer olarak tarif etmiyor.
Laz köyleri.
Boşnak köyleri.
Gürcü köyleri.
Çerkes köyleri.
Selanik göçmenlerinin yaşadığı yerler.
Kürt nüfus.
Yerleşik Manav Türkleri.
Bu tablo, resmî tarih verileriyle de örtüşüyor.
Batum.
Bulgaristan.
Kafkasya.
Romanya.
Yunanistan.
Yugoslavya göçleri.
Açık konuşmak gerekirse:
Sessiz görünen bu kent, oldukça katmanlı bir kültürel hafıza taşıyor.
Ben özellikle bunu sordum:
Bu köyler neden daha görünür değil?
Neden kültürel rotalara dönüşmüyor?
Neden insanlar bu hikâyeleri de tanımıyor?
Yanıt, umut veren bir çerçeve çiziyordu.
Bu alanları cazibe merkezine dönüştürmek istediklerini söyledi.
Doğru planlanırsa ciddi fırsat.
Çünkü bugünün turisti yalnızca deniz görmüyor.
Kimlik arıyor.
Deneyim arıyor.
Hikâye arıyor.
DOĞA, LAVANTA VE FULACIK
Bilgutay Bağdat doğadan da söz etti.
Samanlı Dağları.
İznik Gölü ve Marmara’yı aynı anda gören alanlar.
Farklı doğal yaşam alanları.
Henüz yeterince açılmamış doğal bölgeler.
Lavanta bahçeleri.
Mozaik merkezleri.
Doğal tarım teşviki.
Bu anlatılanları sahadaki somut örnek tamamlıyor:
Fulacık.
Bir dönem Rum yerleşimi.
Bugün Bulgaristan göçmenlerinin yaşadığı köy.
Tarihî kilise izi.
Manastır geçmişi.
Üzüm bağları hafızası.
Bugün başka bir hikâye yazılıyor.
Orman Dede Lavanta Parkı.
44 dönüm.
Ekinezya.
Kekik.
Lavanta.
Adaçayı.
Aronya.
Defne.
Biberiye.
Karamürver.
Bu yalnızca tarım değil.
Sanat.
Doğa.
Üretim.
Atölye çalışmaları.
Yoga.
Heykel.
Sanat etkinlikleri.
Bu projeyi yürüten isim de dikkat çekici:
Arkeolog ve mozaik sanatçısı Aysel Ergül.
Karamürsel Belediye Başkanı Ahmet Çalık’ın Aromatik Bitkiler Müzesi planından söz etmesi de bu vizyonu destekliyor.
İşte tam burada söz, sahada karşılık buluyor.
ÇAY SOHBETLERİ VE KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM
Bağdat’ın üzerinde durduğu başka başlık:
Çay sohbetleri.
Profesörler.
Uzman isimler.
Yazarlar.
Halkla buluşmalar.
Amaç, halkın daha geniş dünya vizyonuna açılması.
İddialı bir yaklaşım.
Hatta riskli.
Çünkü toplum dönüşümü belediye broşürüyle olmaz.
Ama kapı açılır mı?
Açılabilir.
Soru şu:
Bu projeler kalıcı mı olacak?
Yoksa dekor mu?
“KÜÇÜK OLSUN BENİM OLSUN”
Röportajın en sert cümlesi buydu.
Bilgutay Bağdat geçmişi eleştirirken şu ifadeyi kullandı:
“Küçük olsun benim olsun.”
Bu sıradan cümle değil.
Yerel zihniyet eleştirisi.
Bazı kentleri parasızlık küçültmez.
Korku küçültür.
Ufuksuzluk küçültür.
İçine kapanma küçültür.
Bu cümle tam oraya oturuyor.
TARİHİ KAYIPLAR
Benim en sert sorularım burada başladı.
Bulunduğumuz öğretmenevi alanında bir zamanlar tarihî kilise olduğu anlatıldı.
Sonra postane olarak kullanılmış.
Sonra yıkılmış.
Cumhuriyet’in erken dönem adliye binasının da kaybedildiği söylendi.
Yalakdere’de manastır.
Başka tarihî izler.
Geriye ne kalmış?
Restore edilmiş hamam.
Sanat merkezi olarak kullanılan yapı.
Burada soru sormamak gazetecilik olmaz.
Ben sordum:
Neden?
Tarihî eserler neden korunmadı?
Bu nasıl oldu?
Bir kent geçmişini kaybederek geleceğini nasıl kurar?
TARTIŞMALI TARİH ANLATILARI
Röportajda dikkat çekici iddialar da vardı.
İpek yolu.
Baharat yolu.
Karamürsel üzerinden Avrupa bağlantıları.
Evliya Çelebi rotası.
UNESCO referansları.
Hereke halısına ilişkin Karamürsel vurgusu.
Kızlarhanı anlatısı.
Fulacık mücevher işçiliği anlatısı.
Bu başlıkların bir bölümü ciddi tarihsel doğrulama gerektiriyor.
Gazetecilik burada iki şeyi aynı anda yapar:
Dinler.
Ama teyitsiz hüküm kurmaz.
HEREKE HALISI SORUSU
Ben özellikle sordum:
Eğer bu miras gerçekten bu coğrafyaya aitse neden sahip çıkılmadı?
Verilen yanıt açık bir özeleştiriydi.
“Biz de suçluyuz” dedi.
Bu boşuna söylenmiş bir cümle değildir.
Çünkü sahip çıkılmayan miras zamanla başkasının hikâyesine dönüşür.
Karamürsel gerçekten kendi hafızasını geri mi istiyor?
Yoksa yalnızca yeni bir vitrin mi kuruyor?
Çünkü vitrin parlar.
Sonra solar.
Ama hafıza kolay susmaz.
Yıkılan yapıları unutmaz.
Susturulan geçmişi unutmaz.
Sahip çıkılmayan mirası unutmaz.
Adı başka coğrafyalara yazdırılan değerleri unutmaz.
Bir kent geçmişine cevap veremiyorsa…
Geleceğine inandırıcı cevap veremez.













