Bazı kadınlar vardır…
Dışarıdan bakıldığında güçlü görünürler. Her şeye yetişirler, insanlara destek olurlar, üretirler, mücadele ederler. Çevreleri onların ne kadar dayanıklı olduğunu konuşur. Ama kimse o kadınların geceleri sessizce neyi düşündüğünü bilmez.
Bazen insanı hayatta en çok yoran şey yaşadıkları değil, içinden geçenleri kimseye anlatamamak oluyor. Güçlü görünmeye o kadar alışıyorsun ki, bir noktadan sonra kimse sana gerçekten “iyi misin?” diye sormuyor. Sorsalar bile cevabını duymak istemiyorlar gibi hissediyorsun. Çünkü insanlar güçlü gördükleri kadınların kırılabileceğine ihtimal vermiyor. Oysa bazı kadınlar geceleri kimse görmeden sessizce ağlıyor. Sadece çok yoruldukları için… Sadece artık her şeyi tek başına taşımaktan bittikleri için.
Ve insanın içine en çok oturan şeylerden biri de şu oluyor: Bir gün dönüp baktığında, uğruna emek verdiğin bazı insanların senin kadar çabalamadığını görmek. Sen bir ilişkiyi ayakta tutmaya çalışırken, bir başkasının o emeği bu kadar kolay harcayabilmesi… İşte o zaman insan sadece kırılmıyor; kendi içindeki iyi niyete de üzülüyor. Çünkü bazı kadınlar kaybettikleri insandan çok, verdikleri emeğin değersizleşmesine ağlıyor. İnsan bazen sevdiği için değil, o sevgiyi taşımak için kendinden ne kadar eksilttiğini fark ettiği için yoruluyor.
Ve en ağır kırgınlık da burada başlıyor aslında. Birilerine yetebilmek için kendinden sürekli kısmış olduğunu fark ettiğinde… Kendi ihtiyaçlarını ertelediğini, kendi yorgunluğunu görmezden geldiğini, herkes için güçlü kalmaya çalışırken kimsenin senin yükünü fark etmediğini anladığında… İnsan bir anda çok kalabalık bir hayatın içinde yapayalnız hissedebiliyor. Çünkü bazı kadınların en büyük acısı sevilmemek değil; bu kadar emek verdikten sonra hâlâ anlaşılmamış olmak.
Çünkü bazı kadınlar güçlü doğmaz.
Hayat onları güçlü görünmek zorunda bırakır.
Ben uzun zamandır şunu fark ediyorum: Bir kadını en çok yoran şey çoğu zaman yaşadığı zorluklar değil, verdiği emeğin karşılıksız kalmasıdır. İnsan yorulmayı kaldırabiliyor bazen. Mücadeleyi de kaldırıyor. Ama görünmemeyi kolay kaldıramıyor.
Bir kadın yıllarını verir… Çocuğuna, işine, ilişkisine, hayallerine, insanlara… Kendinden eksilterek büyütür bazı şeyleri. Ama bir gün dönüp baktığında, verdiği emeğin kıymet görmediğini hissettiğinde içinde çok sessiz bir kırılma oluşur. İşte tükenmişlik çoğu zaman tam burada başlıyor.
Bazen insanın canını yoran şey büyük travmalar olmuyor. Küçük küçük değersiz hissettirilmek oluyor. Bir teşekkürün eksikliği, görülmeyen fedakârlıklar, yok sayılan emekler… Özellikle kadınlar bu yükü çok uzun süre sessiz taşımayı öğreniyor. Çünkü çocukluktan itibaren onlara hep aynı şey öğretiliyor: “İdare et.” Güçlü ol. Sabret. Toparla.
Ama insan bazen toparlayamamaktan da yoruluyor.
Bugün birçok kadın dışarıdan başarılı görünüyor ama içten içe tükenmiş durumda. Çünkü sadece çalışmıyorlar; aynı zamanda herkesin duygusunu da taşıyorlar. Evde güçlü olmak, işte güçlü olmak, çocuk varsa onun yanında güçlü olmak, ilişkide kırılmamak… Bir yerden sonra kadın, kendi duygularını en sona bırakıyor.
Ve sonra çok garip bir şey oluyor. İnsan, kendi hayatında misafir gibi hissetmeye başlıyor.
Ben özellikle son yıllarda şunu çok daha net görüyorum: Kadınları en çok yoran şey fiziksel yük değil, duygusal görünmezlik. Verdiğin emeğin hafife alınması. Mücadelenin sıradanlaştırılması. Sanki zaten yapmak zorundaymışsın gibi davranılması…
Oysa bir insan sürekli güçlü kalamaz.
Bazen bir kadın sadece anlaşılmak ister. Birilerinin onun ne kadar yorulduğunu gerçekten fark etmesini ister. Çünkü güçlü görünen kadınların en büyük yalnızlığı şudur: Kimse onların da yorulabileceğini düşünmez.
Sosyal medya çağında bu baskı daha da büyüdü. Herkes iyi görünmek zorunda. Güçlü görünmek, başarılı görünmek, mutlu görünmek… Ama kimse perde arkasındaki yorgunluğu konuşmuyor. İnsanlar sonuçları alkışlıyor ama o sonuca giderken insanın içinde nelerin kırıldığını görmüyor.
Ve bazen en çok emek veren kadınlar, en çok hayal kırıklığı yaşayanlar oluyor.
Çünkü emek yalnızca fiziksel bir şey değil. Zaman vermek, düşünmek, fedakârlık yapmak, bir ilişkiyi ayakta tutmaya çalışmak, bir çocuk için uykusuz kalmak, insanların yaralarını taşımak… Bunların hepsi emek. Ama görünmeyen emek, insanın ruhunu daha çok yoruyor.
Bir eğitimci olarak da şunu çok net söyleyebilirim: Sürekli güçlü kalmaya çalışan kadınlar bir süre sonra kendi duygularına yabancılaşabiliyor. Ağlayamıyorlar, yardım isteyemiyorlar, duramıyorlar. Çünkü dururlarsa her şey dağılacakmış gibi hissediyorlar.
Ama belki de artık kadınların en çok ihtiyaç duyduğu şey, güçlü görünmek zorunda kalmadan da değer görebilmek.
Bir kadının “yoruldum” demesi zayıflık değildir.
Bir kadının kırılması başarısızlık değildir.
Ve bir kadının emeklerinin görülmesini istemesi “fazla hassasiyet” hiç değildir.
Çünkü insan bazen yaşadığı acıdan değil, verdiği emeğin ziyan olduğunu hissetmekten tükeniyor.
Ve belki de en sade haliyle gerçek şu:
Bazı kadınlar güçlü oldukları için ayakta değil…
Yıkılmaya hakları olmadığını düşündükleri için hâlâ dimdik duruyorlar.
Dr. Bahar Zeynep Barut
Tüm yazılarım telif hakkı kapsamındadır.
beyondtohuman.com











