
Bu yazı bir etnik kimlik yazısı değildir.
Bu yazı bir halkı hedef alan metin değildir.
Bu yazı,
terörle bir halkı aynı yere koymayı reddedenlerin yazısıdır.
Çünkü bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın tamamını,
silahlı bir örgütün gölgesinde tarif etmeye çalışmak da yanlıştır,
o örgütün dilini meşrulaştırmak da.
Türkiye artık eski Türkiye değil.
Eskisi gibi keskin ayrımların yaşadığı bir ülke de değil.
Hayat birbirine karıştı.
Mahalleler karıştı.
Sofralar karıştı.
Aileler karıştı.
Kürt gelinler var artık bu ülkede.
Türk damatlar var.
Alevilerle Sünniler aynı sofrada oturuyor.
Lazlarla Çerkezler aynı ailede büyüyor.
İnsanlar birbirinin cenazesine gidiyor.
Birbirinin çocuğunu seviyor.
Birbirinin acısını taşıyor.
Hayat,
siyasetin çizdiği sert sınırları çoktan aştı.
Fakat siyaset hâlâ ayrıştırarak konuşuyor.
Çünkü korku üzerinden yönetmek,
birlik üzerinden yönetmekten daha kolay geliyor.
BUGÜN MESELE KÜRTLER DEĞİLDİR.
Bugün mesele,
bir terör örgütü liderinin hangi kavramlarla yeniden tarif edilmeye çalışıldığıdır.
Bugün mesele,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti mahkemeleri tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir hükümlünün,
hangi siyasi zeminde “koordinatör” gibi tanımlarla anılabildiğidir.
Çünkü kelimeler sıradan değildir.
Bir ülke önce kelimelerle dönüştürülür.
Sonra hafızası dönüştürülür.
En sonunda toplumdan unutması beklenir.
BİR DÖNEM BU ÜLKEDE CÜMLELER ÇOK NETTİ.
“Terörist.”
“Bebek katili.”
“Asla pazarlık olmaz.”
“Devlet diz çökmez.”
Şimdi başka kavramlar dolaşıyor ortalıkta:
“Süreç.”
“Koordinasyon.”
“Statü.”
“Barış dili.”
Peki değişen ne?
Tehdit mi değişti?
Mahkeme kararı mı değişti?
Ölen insanlar geri mi geldi?
Şehit mezarları yok mu oldu?
Yoksa toplumdan,
dünün cümlelerini unutması mı bekleniyor?
Ben her Kürt’ün Abdullah Öcalan sempatizanı olduğuna inanmıyorum.
Tam tersine,
bunu söylemenin bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlıklardan biri olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bu ülkede Kürt kimliğiyle siyaset yapan partiler var.
Milletvekilleri var.
Belediye başkanları var.
Seçilmiş insanlar var.
Kürsü hakkı var.
Temsil hakkı var.
Siyaset yapma hakkı var.
Eğer iddia edildiği gibi Türkiye’de Kürtlerin tamamen yok sayıldığı,
nefes alamadığı,
temsil edilmediği bir düzen olsaydı,
bunların hiçbiri olmazdı.
O nedenle burada sorgulanması gereken şey,
bir halk değil,
terörün siyasal zeminde yeniden tarif edilmeye çalışılmasıdır.
ASIL TEHLİKE DE BURADA BAŞLIYOR.
Çünkü toplum bir anda dönüştürülmez.
Toplum alıştırılır.
Önce bir cümle ortaya atılır.
Tepki ölçülür.
Sonra geri çekilinir.
Araya başka gündemler sokulur.
Başka krizler açılır.
Başka tartışmalar başlatılır.
Sonra aynı konu yeniden masaya gelir.
Bir süre sonra insanlar,
bir zamanlar asla kabul etmeyecekleri şeyleri konuşmaya alışmış hale gelir.
İtirazım tam olarak budur.
Bir hükümlüye “koordinatörlük” gibi bir misyon yüklenemez.
Bu yalnızca siyasi bir tartışma değildir.
Bu aynı zamanda hukuk tartışmasıdır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri adına verilmiş bir karar vardır.
O kararın hükmü vardır.
Bir mahkûmu,
devlet adına süreç yöneten bir aktör gibi göstermeye çalışmak,
yalnızca siyasi bir tercih değildir.
Aynı zamanda devletin kendi hukuk diliyle çelişmesidir.
Üstelik mesele yalnızca hukuk da değildir.
Mesele kamu vicdanıdır.
Çünkü bu ülkede insanlar öldü.
Askerler öldü.
Polisler öldü.
Öğretmenler öldü.
Çocuklar öldü.
Aileler parçalandı.
Ocaklar söndü.
Üstelik o insanlar ölürken,
kimse birbirine etnik kimlik sormuyordu.
Kurşun,
Türk’e ayrı,
Kürt’e ayrı,
Alevi’ye ayrı,
Sünni’ye ayrı işlemiyordu.
Acı herkesin evine aynı karanlıkla giriyordu.
Şimdi bütün bunların üzerine yeni bir siyasi dil inşa edilmeye çalışılıyor.
Toplumun buna hiçbir şey olmamış gibi bakması bekleniyor.
Bir süre sonra insanlar, normalleşen şeyin ne kadar ağır olduğunu bile unutuyor.
Bakmayacağım.
MESELE YALNIZCA ABDULLAH ÖCALAN DEĞİLDİR.
Mesele,
bir ülkenin hafızasıdır.
Bir devletin kendi geçmiş söylemleriyle bugünkü dili arasındaki uçurumdur.
En önemlisi ise
toplumun buna sessiz kalmasının beklenmesidir.
Sessiz kalmayacağım.
Çünkü bazı meseleler,
particiliğin ötesindedir.
Bazı meseleler,
iktidar-muhalefet kavgasının da ötesindedir.
Bazı meseleler doğrudan vicdan meselesidir.
Bugün insanlara “barış” kelimesi üzerinden yeni bir dil sunuluyor.
Oysa Türkiye bir devletler savaşı yaşamadı.
Türkiye,
yıllarca terörle mücadele etti.
Bu gerçeğin üzerini yeni kavramlarla örtmeye çalışmak,
hafızayı değiştirme çabasıdır.
Hafızasını kaybeden toplumlar ise
bir süre sonra neye neden itiraz ettiğini de unutur.
Ben bu ülkede insanların birbirini sevmesini istiyorum.
Birbirinden korkmasını değil.
Birbirine yaklaşmasını istiyorum.
Birbirine düşman edilmesini değil.
Ama ortak yaşamı savunmak başka şeydir,
terörü meşrulaştıran bir siyasal dile sessiz kalmak başka şey.
İkisi aynı değildir.
Hiç olmadı.
BUGÜN SORULMASI GEREKEN SORU ŞUDUR:
Bir dönem “asla” denilen yerde,
bugün neden başka cümleler kuruluyor?
Bu ülke,
hangi yeni gerçeğe alıştırılmaya çalışılıyor?
Çünkü bazı şeyler zamana bırakılarak normalleştirilir.
Bazı kırmızı çizgiler,
bir gecede değil,
alıştıra alıştıra silinir.
Fakat herkes şunu bilsin:
Toplumun hafızasıyla bu kadar oynandığında,
geriye yalnızca siyaset kalmaz.
Güven de yıkılır.
Devlet ciddiyeti de aşınır.
Vicdan da yorulur.
Bir ülke,
en çok kendi hafızasını kaybettiğinde savrulur.
Çünkü hafızasını kaybeden bir toplum, bir süre sonra neye teslim olduğunu da fark etmez.
Bazı dosyalar kapanmaz.
Bazı sorular susturulmaz.
Bazı toplumlar ise
kendilerine unutturulmak isteneni unutmaz.













