Altı ay boyunca
o pencere açılmadı.
Bir kadın vardı.
Ama yoktu.
Görüyordu.
Ama görünmüyordu.
Yaşıyordu.
Ama yaşamıyordu.
Bu bir sergi yazısı değil.
Bu, bir tanıklığın
gecikmiş ifadesidir.
Bir sergideyim.
Gördüğüm şey
eser değil.
Gördüğüm şey:
İz.
O izler…
Yanık gibi.
Kazınmış gibi.
Sökülmüş gibi.
Çiviler…
Bir yüzeye değil,
bir hayata çakılmış gibi.

Dar çerçeveler…
Bir estetik tercih değil.
Bir sınır.
Bu sanat anlatmıyor.
Bu sanat kaydediyor.
Bu tanıklığın sahibi:
Seramik sanatçısı Selvi İlhan.
1967’de Kırıkkale Hasandede’de doğdu.
Anadolu Üniversitesi Seramik Bölümü’nden mezun oldu.
Aynı alanda yüksek lisans yaptı.
Seramik ritonlar üzerine tezini verdi.
Kişisel sergiler açtı.
Karma sergilere katıldı.
1994 yılında
3. Altın Testi Yarışması’nda Sedat Özkan Ödülü’nü,
Aydın Karacasu Afrodisias Kültür ve Sanat Etkinlikleri’nde
Jüri Özel Ödülü’nü aldı.
Bugün çalışmalarını
Ankara’daki atölyesinde sürdürüyor.
Ama bütün bunların ötesinde…
bir şeye tanık oldu.
2013–2014 yıllarında
Yemen Türk Mesleki Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı.
Seramik ve cam teknolojisi öğretti.
Ama orada asıl öğrendiği şey
teknik değildi.
Hayatın nasıl görünmez kılındığıydı.
Selvi İlhan anlattı.
Bir pencereyi anlattı.
Küçücük.
Tülün kenarında.
O pencerenin arkasında
bir kadın vardı.
Altı ay boyunca
hiç görülmeyen bir kadın.
“Biz oradaydık” dedi.
Gülüyorduk.
Konuşuyorduk.
Öğrencilerle temas kuruyorduk.
Türk kadınları olarak,
Yemen’de,
bir kampüsün içinde
özgürce olabiliyorduk.
Ama o kadın…
Sadece bakıyordu.
O pencere
bir evin detayı değildi.
Bir hayatın sınırıydı.

Aynı coğrafyada
başka bir gerçek daha vardı.
Kadınlar…
Yüzleri kapalı.
Kimlikleri silinmiş.
Öğrenciler…
Sadece seslerinden
ya da gözlerinden tanınabiliyordu.
Bir başka hikâye daha anlattı.
Aynı kampüste…
Bir lojman.
O lojmanda yaşayan
bir başka kadın.
Altı ay boyunca
hiç görünmeyen.
Perdenin arkasından
sadece izleyen.
Bir başka kadın daha vardı.
Meryem.
38 yaşında.
9 çocuk annesi.
Hayatı…
Bir cümlenin bile içine
sığmayacak kadar ağır.
Bu sadece bir ülke hikâyesi değil.
Bu,
bir sistemin yok saydığı hayatların kaydı.
Yemen…
Bir zamanlar
Osmanlı toprağıydı.
Bugün…
Yıllardır süren iç savaşın,
yoksulluğun,
gıdaya erişememenin
en ağır yaşandığı coğrafyalardan biri.
Birleşmiş Milletler raporlarına göre dünyanın en büyük insani krizlerinden biri.
Ama mesele yalnızca açlık değil.
Mesele görünmezlik.

Aynı topraklar…
Bir zamanlar Sabah Melikesi Belkıs’ı çıkardı.
Bir kadını.
Bir hükümdarı.
Bugün…
Kadınlar
pencerenin arkasında.
Ne oldu o coğrafyaya?
Selvi İlhan bir cümle kurdu:
“Orada her gün
Atatürk’e şükrettim.”
Bu bir teşekkür değil.
Bu, bir karşılaştırma.
Çünkü Cumhuriyet…
Bir ayrıcalık değil.
Görünür olabilmenin şartı.
Cumhuriyet…
Kadının sadece yaşamasını değil, var olmasını sağlar.
Adının olmasını…

yüzünün olmasını…
sesinin duyulmasını sağlar.
Bazı coğrafyalarda
kadın doğar.
Ama yaşamaz.
Bazı coğrafyalarda
kadın yaşar.
Ama görünmez.
Bazı coğrafyalarda ise…
kadın hem yaşar
hem görünür
hem konuşur.
Bu fark
bir kültür farkı değil.
Bu fark
bir rejim farkı.
Selvi İlhan…
Gördüğünü saklamadı.
Savaşı anlattı.
Açlığı anlattı.
Ulaşılmayan gıdayı anlattı.
Kat ile uyuşturulmuş
bir toplumu anlattı.
Ama en çok…
Görünmeyen kadınları kaydetti.
Bir kadın
altı ay boyunca
pencerenin arkasında yaşadı.
Bir kadın
o pencereyi
sanata dönüştürdü.
Aynı dünya.
Farklı kaderler.
Bu bir sanat meselesi değil.
Bu bir kadın meselesi de değil.
Bu…
İnsanlığın nerede durduğunun meselesi.
Görünmeyeni görmeyen toplum,
gördüğünü de kaybeder.
Kadını hayattan silen düzen,
insanı da yok eder.
Cumhuriyetini koruyamayan toplum,
penceresini kapatır.
O pencere kapandığında…
içeride yalnızca bir kadın kalmaz.
Bir ülke karanlıkta kalır.












