Bir Toplum Suçla Nasıl Yaşamayı Öğrenir?
CİNAYETLER ÇOCUK ODASINDA BAŞLAR
Hiçbir toplum işlediği suçlardan yalnızca katilleri sorumlu tutarak masum kalamaz.
Tek bir köşe yazısı değil.
Bir yazı dizisi.
Bazı gerçekler tek bir yazıya sığmaz.
Toplumların şiddetle, suçla ve sessizlikle kurduğu ilişki birkaç paragrafla anlatılamayacak kadar derindir.
Kolay cevaplar yok.
Rahatsız edici sorular var.
Çocuk odasından başlayıp aileye, topluma ve güce kadar uzanan bir sessizlik kültürü konuşulacak.
En zor soru ise şudur:
Bir toplum suçla yaşamayı nasıl öğrenir?
Kadın cinayetleri konuşuluyor.
Her cinayetten sonra aynı soru soruluyor:
“Nasıl oldu?”
Mahkeme salonlarına bakıldığında yalnızca sonuç görülür.
Hiçbir cinayet bir günde doğmaz.
Hiçbir şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Her sonucun bir başlangıcı vardır.
Kadın cinayetlerinin başlangıcı çoğu zaman sokakta değildir.
Başlangıç çok daha erken bir yerde kurulur.
Çocuk odasında.
Dünyaya gelen bir çocuğa yalnızca isim verilmez.
Rol verilir.
Kız çocuklarına bebek alınır.
Oyuncak mutfaklar alınır.
Minyatür tencereler, minyatür evler…
Okumayı bilmez ama rolünü öğrenir:
Ev kuran kadın.
Erkek çocuklarına ne verilir?
Araba.
Silah.
Hedef.
Önce plastik tabancalar…
Sonra patlayan oyuncak silahlar…
Sonra savaş oyunları…
Adına oyun denir.
Her elde bir silah vardır.
Karşıda bir hedef vardır.
Dünya henüz tanınmadan güç öğretilir.
Toplumun verdiği mesaj açıktır:
Güç sende.
Kontrol sende.
Karar sende.
Yıllar sonra büyüyen erkeklerden şiddet kullanmamaları beklenir.
Şiddetin dili ise çoktan öğretilmiştir.
Oyuncak meselesi değildir.
Toplumsal programdır.
Sosyoloji buna toplumsal rol inşası der.
Toplum çocuklarına hangi rolü öğretirse, yetişkinler o rolü oynar.
Kadın cinayetleri konuşuluyor.
Türkiye’de kadın cinayetlerini izleyen sivil toplum kuruluşlarının verilerine göre her yıl yüzlerce kadın öldürülüyor.
Her olaydan sonra aynı cümle kuruluyor:
“Nasıl oldu?”
Cevap yıllar önce verilmiştir.
Çocuklar eşit bireyler olarak yetiştirilmediğinde eşitlik kendiliğinden doğmaz.
Tam tersine güç ve itaat ilişkisi büyür.
Cumhuriyet’in erken döneminde bu gerçeği fark eden radikal bir eğitim modeli vardı.
Köy Enstitüleri.
1940 yılında kurulan bu model yalnızca öğretmen yetiştirmeyi amaçlamıyordu.
Toplum kurmayı amaçlıyordu.
Kız ve erkek öğrenciler aynı üretim kültürü içinde yetiştirildi.
Erkek öğrenciler dikiş dikti.
Yemek yaptı.
Toprağı işledi.
Tamir yaptı.
Kız öğrenciler marangozluk öğrendi.
Tarım yaptı.
İnşaat yaptı.
Eğitim sisteminin bildiği gerçek şuydu:
Eşitlik yalnızca yasalarla kurulmaz.
Eşitlik kültürle kurulur.
Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç, eğitimin yalnızca bilgi değil karakter ve sorumluluk inşa etmesi gerektiğini vurguluyordu:
“Eğitim, insanı yalnız okutan değil; çalıştıran, düşündüren ve toplum için sorumluluk duyan bir varlık haline getirmelidir.”
— İsmail Hakkı Tonguç
Bugün o modelin yokluğu yalnızca eğitim sisteminde değil, toplumsal zihniyette de görülüyor.
Kadın cinayetleri yalnızca hukuki mesele değildir.
Zihniyet meselesidir.
Kültür meselesidir.
Erkek çocuklarına güç ve kontrol, kız çocuklarına itaat öğretilen bir toplumda eşitlik kendiliğinden oluşmaz.
Şiddet de kendiliğinden ortadan kalkmaz.
Gerçek şudur:
Cinayetler bir günde doğmaz.
Cinayetler yıllar içinde kurulur.
Bir oyuncakla başlar.
Bir cümleyle büyür.
Bir suskunlukla güçlenir.
Yıllar sonra toplum yine aynı soruyu sorar:
“Bu nasıl oldu?”
Gerçek ise çok daha rahatsız edicidir:
Cinayetler sokakta başlamaz.
Cinayetler çocuk odasında öğretilir.
Toplum ise yıllar sonra yalnızca kendi eserine bakar.
… devam edecek












