
Normalleşen anormalliğin anatomisi
Türkiye’de artık şaşırmıyoruz. Çünkü demokrasi yoksa, anormallik normalleşir.
Tek adam rejiminde hukuk eğilip bükülür, ekonomi çöker, adalet susar; ama sistem sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi yürür. Daha doğrusu, yürütülür. En tehlikelisi şudur: Toplumun azımsanmayacak bir bölümü bu düzenden son derece memnundur.
Evet, bu tek adam rejimini getiren de bu halktır. Hâlâ “istikrar” adına her şeye razı bir kitle vardır.
Pahalılık, yoksulluk, adaletsizlik… Onların meselesi değildir. Bu ülkede açlık artık siyasal kopuş nedeni değil; sadakatin bedelidir.
Bu tablonun tek sorumlusu iktidar değildir.
Hileyle alınan bir referandum sonucunda bu ülke tarihsel bir eşiği geçti. Asıl kırılma sandıkta değil, sonrasında yaşandı.
Toplum sokağa dökülmedi; daha doğrusu, sokağa çıkanlar bedel ödedi. Ses yükseltenler “düşünce suçlusu” ilan edildi. Siyasal olarak güçlü görülen rakipler, içi boş gerekçelerle cezaevlerine konuldu. İtiraz, yalnızca bastırılmadı; ibretlik cezalarla susturuldu.
Bu yüzden mesele bir toplumsal kayıtsızlık değildir. Ortada örgütlü bir yıldırma ve sindirme düzeni vardır.
Bu düzen karşısında muhalefet, toplumu koruyacak siyasal refleksi üretemedi.
Muhalefet o gece tarihle karşı karşıyaydı. O an kaçırıldı.
“Orada boşuna mı oturuyorsunuz?” sorusu bu yüzden meşrudur.
Çünkü Meclis’te oturmak, iktidara temas etmiyorsa, siyaset değildir.
Ülke tek adam rejimiyle yönetilirken Meclis’in karar alma gücü fiilen ortadan kaldırılmıştır. Milletvekillerinin orada bulunmasının siyasal anlamı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Yetkisi budanmış, denetim gücü kalmamış, yürütme karşısında etkisizleşmiş bir Meclis’te oturmak, temsil iddiasını tek başına ayakta tutmaz.
Bu noktada soru kaçınılmazdır: Siyasetin merkezinin Saray olduğu bir düzende, Meclis’te milletvekili maaşı almak neyin karşılığıdır?
O Meclis, ülkenin kaderine gerçekten etki edemiyorsa, orada bulunmanın siyasal ağırlığı nedir?
Bu bir “maaş tartışması” değildir.
Bu, işlevini yitirmiş bir parlamenter yapının meşruiyet tartışmasıdır.
Muhalefet bu işlev kaybını kabul ederken, aynı zamanda o yapının parçası olmayı sürdürerek, kendi siyasal iddiasını zayıflatmaktadır.
Tarih, kaçırılmış anları affetmez.
Referandum gecesi, Türkiye’de yalnızca sistem değil, siyasetin refleksi de değişmiştir.
Sonrasında yaşananların büyük bölümü “tepki” değil, gösteridir.
Yemin törenini engellemeye çalışıp dayak yemek siyaset değildir.
Bu görüntü, yalnızca iç kamuoyunda değil, dünya kamuoyu nezdinde de muhalefetin siyasal ciddiyetini zedeleyen bir acziyet fotoğrafı olarak kayda geçmiştir.
Bıçak kemiğe dayandı mı? Evet, dayandı.
Bu ülkede bıçak kemiğe dayanınca isyan çıkmıyor; sessizlik kalınlaşıyor.
Toplumun önemli bir kısmı artık “ne olacaksa olsun” noktasındadır. Bekleme hali bir direniş biçimi değil, tükenmişliktir.
Muhalefet ne yapıyor?
Haftada bir miting.
Yüksek ses.
Bol slogan.
El kol hareketleri.
Sorun yalnızca yöntem değildir; dilin kendisidir.
Bugün muhalefet, iktidara itiraz ederken dahi iktidarın kurduğu kavramsal çerçevenin dışına çıkamamaktadır. Güvenlikçi söylem, beka vurgusu ve sert politik dil eleştirilirken yeniden üretilmekte, iktidarın dili muhalefet eliyle meşrulaştırılmaktadır.
Demokratik hakları savunması gereken bir muhalefetin, miting meydanlarında “terör” ve “beka” kavramlarıyla konuşması bu çelişkinin en açık göstergesidir.
Bu yüzden muhalefet iktidarı sarsamamaktadır. Karşısına başka bir siyasal dil koymamakta, aynı dili yalnızca daha düşük sesle tekrar etmektedir.
Bu tablo aynı zamanda muhalefetin parçalı yapısının, iktidarın en büyük güvencesi hâline geldiğini göstermektedir. Birinci olan muhalefet iktidar olamamakta, baraj sınırındaki partiler birbirini dengelemekle yetinmekte, bazı siyasal aktörler ise varlığını rejimin sertleşmesine borçlu hâle gelmektedir.
Bu parçalanmışlık yalnızca bir aritmetik sorun değildir. Ortada, iktidarın çözülmesini engelleyen yapısal bir kilitlenme bulunmaktadır.
Bugün Fransa 68’i romantize edenler, meseleyi yanlış yerden okumaktadır. Tarih, değişimin tekil bir ülke ya da tek bir sokak anıyla değil; örgütlü, kararlı ve sonuç üretme kapasitesine sahip siyasal iradelerle gerçekleştiğini göstermektedir. Latin Amerika’da askeri rejimlerin çözülme süreci, Güney Afrika’da apartheid düzeninin sona ermesi, İspanya’da diktatörlük sonrası geçiş deneyimi bu gerçeği doğrulamaktadır.
Belirleyici olan sokak görüntüleri değil; örgütlü, hedefi olan ve siyaseti sonuca taşıyabilen iradelerin varlığıdır.
Artık asıl soruya gelinmelidir:
Sandıkta küçülen ama devlette büyüyen bu siyaset nasıl mümkün oluyor? Yüzde dokuzluk oy oranıyla ülkenin kaderine yön veren bu yapı, hangi demokratik denklemle açıklanabilir?
Bu bir anket meselesi değildir. Bu, bir rejim fotoğrafıdır.
Peki, ne yapılmalı?
Artık kaçış olmayan eşik
Bu tablo karşısında hâlâ “zamanla değişir” demek, siyasetin değil oyalanmanın dilidir. Bu söylem, hem ütopiktir hem de gerçeklikle bağını koparmıştır.
Bu ülkede halkın artık beklemeye dayanacak gücü kalmamıştır. Her geçen gün yalnızca hayat pahalılaşmamakta; kamusal olan sistemli biçimde elden çıkarılmaktadır.
Milli servet, köprülerden otoyollara, limanlardan garantili projelere kadar peşkeş çekilmektedir. Bu kayıplar “zamanla düzelir” denilerek normalleştirilmektedir.
Beklenen her gün, geri alınamayacak bir başka eşiğe işaret eder.
Unutulan her dosya, kapanan her soru, sessiz kalınan her ihale, bu ülkenin geleceğinden koparılan bir parçadır.
Bu nedenle “zamanla değişir” demek, bir temenni değildir. Bu ifade tükenmiş bir topluma söylenen bir masaldır.
Haftada bir miting yetmez.
Sembol üretmek yetmez.
Duygusal tepki yetmez.
Eş zamanlı, süreklilik taşıyan ve sonuç üretmeye odaklı siyasal hamleler gerekir. Mağduriyet dili terk edilmeden, özne olan bir siyaset kurulamaz.
Tarihsel eşiklerde geri çekilen bir muhalefet, sonrasında anlatı kuramaz.
Toplum “bıçak kemiğe dayansın” beklentisinden çıkarılmalıdır.
Bıçak çoktan kemiğe dayanmıştır; bu bekleyiş, artık kangrene dönüşmüştür.
Bekleyen değil, hareket eden bir yurttaşlık hattı kurulmadan bu rejim çözülmez.
Sandık yalnızca korunacak bir teknik alan değildir.
Sandık, siyasal iradenin gerçek karşılığı hâline getirilmelidir.
Bunlar temenni değildir. Bunlar artık ertelenemez zorunluluklardır.
Gerçek şudur:
Sandıkta küçülen ama devlette büyüyen siyaset, kendiliğinden küçülmez.
Değişim sloganla gelmez. Değişim, risk alan siyasetle gelir.
Bu ülke artık bağıran değil, yol açan bir muhalefet görmek zorundadır.












