
Türkiye’de bugün yaşanan gerilimler bir anda ortaya çıkmadı.
Yeni olan şey, bu gerilimlerin bilinçli biçimde derinleştirilmesidir.
Bir yanda “güvenlik” diyerek her soruyu susturanlar, diğer yanda “barış” diyerek her sorgulamayı bastıranlar var.
Oysa mesele ne yalnızca güvenliktir ne de yalnızca barış.
Mesele, kimin adına, kiminle ve neyin üzerinden siyaset yapıldığıdır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in gündeme getirdiği tablo bu yüzden hayati önemdedir.
Seçimlere yaklaşık on ay kala, “kanun yararına bozma” gibi son derece istisnai bir hukuk yolu kullanılarak, geçmişte ağır suçlardan hüküm giymiş Hizbullah bağlantılı mahkûmların serbest bırakılması ve ardından HÜDA PAR’la kurulan siyasi ittifak, sıradan bir seçim hamlesi değildir.
Bu adım, hukuk sisteminin ilkeye göre değil, siyasi ihtiyaçlara göre çalıştırıldığını göstermektedir.
Hukukun, kimin için ve ne zaman esnetileceği belirsizse;
orada ne adalet kalır
ne de toplumsal barış.
Bu noktada şu hatırlatmayı yapmak gerekir:
Türkiye’de Hizbullah yapılanması, 1990’lı yıllarda özellikle Güneydoğu’da faili meçhul cinayetler, infazlar ve derin travmalarla anılan bir yapıydı.
Bu geçmişle yüzleşmeden, bu yapıyla ilişkili isimleri “hukuki istisna”larla serbest bırakıp, ardından “milli güvenlik” söylemi kurmak, topluma ağır bir çelişki dayatmaktır.
Ancak bu fotoğrafın yalnızca bir yüzü yoktur.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, Kürtleri hedef alan dili eleştirmesi de boşuna değildir.
Türkiye’de uzun süredir Kürtleri toptan suçlayan, genelleyen ve kriminalize eden bir dil dolaşımdadır.
Bu dil güvenlik üretmez.
Bu dil, çatışmayı kalıcılaştırır.
Şu gerçeği açıkça ve tartışmasız koyalım:
Bu ülkede her Kürt PKK’lı değildir.
Bu cümle bir temenni değil, sayısal ve tarihsel bir gerçektir.
Resmî kayıtlara göre Türkiye’nin verdiği şehitler arasında binlerce Kürt yurttaş bulunmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Emniyet teşkilatında ve koruculuk sisteminde görev yapmış, Türklerle omuz omuza bu ülke için hayatını kaybetmiş Kürtler vardır.
Bu gerçeği yok sayan her dil, Kürtleri hedef aldığı kadar bölücülüğün de ekmeğine yağ sürer.
Ama tam da burada durup ikinci, daha zor soruyu sormak zorundayız.
Eğer Kürtlerin hak ve özgürlükleri savunuluyorsa,
eğer Meclis’te Kürt milletvekilleri söz sahibiyse,
eğer çözüm adresi demokrasi ve siyaset ise,

neden her kritik dönemeçte kapı İmralı’ya açılıyor?
Bu soru sorulmadan barış konuşulamaz.
Türkiye’nin geçmiş çözüm süreci deneyimi göstermiştir ki; hak mücadelesi, silahlı bir örgütün merkezine endekslendiği anda, en çok Kürtlerin siyasal özne olma hakkı zedelenmektedir.
Hak talebi, silahın gölgesine girdiğinde, Kürtler eşit yurttaş olmaktan çıkar, pazarlık nesnesi hâline gelir.
Bu, Kürtleri korumaz.
Bu, Kürtleri rehin alır.
…ve mesele yalnızca Kürt meselesi de değildir.
Bu topraklar tarih boyunca tek kimlikli bir coğrafya olmadı.
Anadolu–Mezopotamya hattı; ticaret yollarının, göçlerin, imparatorlukların ve savaşların kesiştiği bir stratejik koridor oldu.
Türkler, Kürtler, Araplar;
Lazlar, Çerkesler, Gürcüler, Boşnaklar;
Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler;
Aleviler, Sünniler, Bektaşiler, Yezidiler…
Bu coğrafyanın tarihi,
kimliklerin varlığının değil;
kimlikler üzerinden yürütülen iktidar mücadelelerinin tarihidir.
Cumhuriyet, bu çoklu yapının inkârı değil;
aksine siyasi bir ortaklık iradesi olarak doğmuştur.
Ancak bugün Türkiye’de yalnızca kimlikler değil,
hafıza da hedef alınmaktadır.
Okullarda Atatürk’ü ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesini;
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çatışmaları, isyanları, hataları ve yüzleşmeleri müfredattan çıkarırsanız,
cehaleti bilinçli bir devlet politikasına dönüştürmüş olursunuz.
Atatürk’ü ve gerçek tarihi müfredattan çıkarmak, tarihi sadeleştirmek değildir.
Bu, toplumsal hafızayı bilinçli olarak zayıflatmaktır.
Oysa bu ülkenin çocuklarının;
Osmanlı’yı da, Cumhuriyet’i de,
baskıları da, kazanımları da,
yanlışları da, doğruları da
bütün gerçekliğiyle öğrenmeye ihtiyacı vardır.
Çünkü tarihini bilmeyen toplum, bugün kendisini kimlerin, hangi kimlikler üzerinden kışkırttığını ayırt edemez.
Bugün Kürt–Türk gerilimini körükleyen akıl, dün başka bir fay hattını kaşıyordu.
Yarın başka bir kimliği hedefe koyacaktır.
Çünkü kimlik çatışması, hafızası zayıflatılmış toplumlarda daha hızlı yayılır.
Bu ülkede barış;
hukuku istisnalarla delerek,
silahlı yapıları muhatap alarak,
kimlikleri pazarlık malzemesi yaparak
ve tarihi müfredattan silerek kurulamaz.
Barış;
hakikati eğip bükmeden,
kimseyi kutsamadan,
kimseyi şeytanlaştırmadan,
devleti hukukla, toplumu hafızayla ayakta tutarak kurulur.
Atatürk’ü müfredattan çıkararak,
Cumhuriyet’in kurucu aklını budayarak,
bu toprakların acılarını ve yüzleşmelerini çocuklardan saklayarak
ne birlik sağlanır
ne de gelecek kurulur.
Bu yol barış yolu değildir.
Bu yol bilinçli unutma,
bilinçli cehalet
ve bilinçli bölünme yoludur.
Hafızasız bırakılan toplumlar kolay yönetilir.
Kolay kışkırtılır.
Kolay bölünür.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey;
unutmak değil,
“mış gibi” barışlar değil,
siyasi pazarlıklar hiç değil.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey;
gerçeğin tamamı,
hukukun tamamı
ve Cumhuriyet’in kurucu aklıdır.
Gerisi,
bu toprakları yüzyıllardır
bir satranç tahtası gibi kullananların
işine yarar.













