Dün yayımlanan
“Savaş Artık Topla Değil, Ekonomiyle Yapılıyor”
başlıklı yazının altına gelen yorumları okudum.
Tek tek değil.
Bir bütün olarak.
…ve şunu gördüm:
Bu ülkede artık kimse “ne oluyor?” diye sormuyor.
Herkes biliyor.
“Liyakat yok”, diyor okur.
Haklı.
Yeni savaşların artık tankla değil,
zihinle, algıyla, psikolojiyle,
yapay zekâ ve nörobilimle yürüdüğünü söylüyor.
Haklı.
“Bunların hepsi biliniyor ama uygulanmıyor” diyen var.
En haklısı o.
“On yıllardır savaş sarmalındayız” diyen var.
Bu da doğru.
“Kurumuş dallar, kopmuş soy ağacı” diyen var.
Bu, artık umudun dili.
“Bağımsız değiliz, göbekten bağlıyız” diyen var.
Asıl cümle bu.
“En kötü canlı insan” diyen var.
İnsanın kendisinden umudu kesen bir çığlık bu.
…ve biri çıkıp diyor ki:
Atatürk’ün “İktisadi hayat demek, her şey demektir” sözü
ayet gibi…
Ama Allah’ı araç haline getirenler bunu anlar mı?
İşte burada durmak gerekiyor.
SORUN BİLGİ DEĞİL
Bu ülkede sorun bilgi eksikliği değil.
Bu ülkede sorun analiz yokluğu hiç değil.
Herkes biliyor:
- Liyakat olmadan devlet olunmaz.
- Üretmeden bağımsız kalınmaz.
- Ahlak olmadan adalet kurulmaz.
- Ekonomi çökünce, her şey çöker.
…ve tam da bu yüzden, bugün okullarda dağıtılan karnelerden Atatürk’ün resminin sessizce çıkarılmasını bir “detay” sananlar yanılıyor.
Bu bir tasarım tercihi değil.
Bu bir tesadüf hiç değil.
Çünkü bir ülke, çocuklarının hafızasından kurucu aklı silmeye başladığında, artık neyi bilip bilmediğini değil, neyi unutturmak istediğini konuşur.
Bunların hiçbiri sır değil.
Sorun şu:
Bilinen şeylerin bilerek yapılmaması.
Bu cehalet değil.
Bu tercihtir.
SORUN BAĞIMSIZLIK
“Biz neden bir şey yapmıyoruz?” diye soruyor okur.
Cevabı acı ama net:
Çünkü bağımsız değilseniz,
doğruyu bilmeniz bir şeyi değiştirmez.
Bağımsız olmayan bir ülkede:
- Liyakat risklidir.
- Aklını kullanan tehlikelidir.
- Soran rahatsız edicidir.
O yüzden sistem,
bileni değil, susanı sever.
SORUN ARTIK SİSTEM DEĞİL, İNSAN
“En kötü canlı insan” diyen okur çok ağır bir cümle kuruyor.
Ama haksız değil.
Çünkü uzun süre savaş halinde yaşayan toplumlar,
bir süre sonra savaşı normal sayar.
Yoksulluğa alışılır.
Haksızlığa alışılır.
Yalana alışılır.
Sonra ahlak kırılır.
Bilgi anlamsızlaşır.
Dostluk çözülür.
…ve en tehlikelisi olur:
İnsan, kendini inkâr eder.
İNANÇ, AHLAK VE İKTİSAT AYRILDIĞINDA
Atatürk’ün o sözü bu yüzden bu kadar sarsıcıdır:
“İktisadi hayat demek, her şey demektir.”
Bu sadece ekonomi cümlesi değildir.
Bu bir ahlak cümlesidir.
Bu bir vicdan cümlesidir.
Ama inancı araç, ahlakı vitrin yapanlar bu cümleyi anlamaz.
Çünkü onların düzeninde:
- Emek kutsal değildir.
- Adalet öncelik değildir.
- İnsan amaç değil, araçtır.
PEKİ, NE YAPILMALI?
Bu noktada birilerinin çıkıp “çözüm” diye konuşmasını bekleyenler olacaktır.
Ama bu ülkenin sorunu çözüm eksikliği değil.
Sorun,
nereden başlanacağını bilip, oraya hiç dokunmamak.
O yüzden ben bir “liste” yapmayacağım.
Bir yol tarif edeceğim.
Birinci adım: İrade
Bu ülkenin yaşadıkları kader değil, tercihtir.
…ve tercihler değiştirilebilir.
İkinci adım: Liyakat, ama slogan olarak değil
Liyakat; soru sorabilen, itiraz edebilen,
yanlışta durmayan insan demektir.
Bunun bedeli göze alınmadan
hiçbir sistem düzelmez.
Üçüncü adım: Bağımsızlığı yeniden tanımlamak
Enerjide, gıdada, teknolojide, bilgide bağımsız olmayan bir ülke,
bayrağını taşısa bile bağımsız değildir.
Dördüncü adım: Ahlakı yeniden merkeze koymak
Ahlak, vitrin süsü değil;
ekonominin, hukukun ve siyasetin zemini olmak zorundadır.
Aksi halde her sistem, eninde sonunda çürür.
Beşinci adım: İnsanı yeniden hatırlamak
Bu ülkede insan, uzun süredir amaç değil;
taşıyıcı, katlanan, susan bir araç gibi görülüyor.
Bu değişmeden
ne ekonomi düzelir,
ne adalet gelir,
ne de huzur.
Bunlar büyük laflar değil.
Bunlar ertelenmiş gerçekler.
ASIL TEHLİKE
Asıl tehlike,
Bunların hiç bilinmemesi değil.
Asıl tehlike şudur:
Bunları bilip de normalleşmek.
Çünkü bir toplum,
Yanlışa alıştığı gün
değişme kabiliyetini kaybeder.
Bu ülkenin krizi
Ne bilgi krizi,
Ne analiz krizi,
Ne de farkındalık krizidir.
Bu ülkenin krizi:
İrade, bağımsızlık ve ahlak krizidir.
Herkes biliyor.
Kimse yapmıyor.
…ve artık soru şudur:
Biz neyi kaybettiğimizde değil,
Neyi kurtarmak için harekete geçeceğiz?













