Bu ülkede insanlar “yoksul” oldukları için ölmüyor. Fazlalık görüldükleri için ölüyor.
Isınamayan yaşlı bilinçli olarak ölüyor. Aç kalan çocuklar bayılıyor. Sokak hayvanları açlıktan birbirini yiyor.
Bu ölümler, hiçbir acil durum ilanı gerektirmiyor.
Çünkü sistem için bunlar arıza değil, denge.
Birileri masa başında hesap yapıyor:
Kaç emekli erken ölürse,
kaç çocuk okulu bırakırsa,
kaç sokak hayvanı ortadan kaybolursa
bütçe “rahatlar”…
Buna ekonomi diyorlar.
Buna gerçekçilik diyorlar.
Buna “zor zamanlar” diyorlar.
Hayır. Buna soğukkanlı tasfiye denir.
ÇOCUKLAR AÇ, DEVLET TOK
Açlıktan derse odaklanamayan çocuklar var.
Başını sıraya koyup uyuyan çocuklar.
Tuvaletten çıkınca elini yıkayamayan çocuklar.
Bir çocuk sabunsuz büyürse,
o ülkede hiçbir şey temiz kalmaz.
Bu çocuklara bakıp hâlâ konuşabilen bir düzen, utanma yetisini çoktan kaybetmiştir.
HAYVANLAR DA ARTIK YÜK
Sokak hayvanları yok oluyor.
Sessizce.
Hızla.
Mama pahalı.
Tedavi erişilmez.
Barınaklar yetersiz.
Artık hayvan sahiplenmek,
insanî bir refleks değil,
sınıfsal bir ayrıcalık.
Yoksul hayvan yaşayamaz. Zengin hayvan veterinere gider.
Bu, bir toplumun çürümesinin en net göstergesidir.
KURUMLARIN SESSİZ ANLAŞMASI
Bir kurum rakam açıklar.
Bir diğeri “iyimser senaryo” çizer.
Bir başkası “geçici sıkıntı” der.
Hiçbiri şunu söylemez:
“Bu insanlar neden bu halde?”
Çünkü cevabı biliyorlar ve cevap, koltukları rahatsız ediyor.
Bu ülkede artık yaşamak bir hak değil, maliyet olarak görülüyor; maliyeti düşürmenin en kolay yolu ise insanların, çocukların ve hayvanların yokluktan sessizce ölmesine göz yummak ve buna rağmen lüks içinde yaşamaya devam etmektir.
YOKLUKTAN ÖLÜN, BİZE YÜK OLMAYIN
Ucuz otellerde yaşıyorlar.
“Yaşıyorlar” demek bile fazla.
Rutubetli odalarda, penceresiz, ısınmasız, insanlık dışı koşullarda hayatta kalmaya zorlanıyorlar.
Kimisi dışarıda donarak ölüyor.
Kimisi içeride yavaş yavaş çürüyor.
Bu bir kader değil.
Bu bir afet değil.
Bu, bilinçli bir yok sayma politikasıdır.
Tarihi geçmiş gıdalar “outlet” adıyla satılıyor.
Açlığa makyaj yapılıyor.
İnsanlara “ucuzluk” diye bozulmuş hayatlar pazarlanıyor.
Bir yanda çöpten ekmek toplayanlar, diğer yanda “indirimli” diye raflara dizilen insan onuru.
İnternetten alışverişe getirilen vergi düzenlemeleriyle tüketicinin nefesi kesiliyor.
Zaten alamayan, artık bilinçli olarak hiç alamaz hâle getiriliyor.
Alım gücü düşmüyor; kırılıyor.
Asgari ücret bir şaka değil, hakaret.
Emekli maaşı bir gelir değil, ölümle araya konmuş ince ve kasıtlı bir perde.
İnsanlar yaşamıyor; bilinçli olarak bekletiliyor.
Bekliyorlar…
Açlığı.
Soğuğu.
Hastalığı.
Ölümü.
Ama merak etmeyin, onları yönetenler çok iyi yaşıyor.
Lüks içinde.
Korumalarla.
Şatafatla.
İsrafla.
Yoksulun gözünün içine baka baka.
Zenginle yoksul arasındaki fark artık “uçurum” da değil.
Bu, başka bir gezegen meselesi.
Hatta hiç uğraşmasınlar.
Sosyal yardım yapmasınlar.
Okullara sabun koymasınlar.
Beslenme desteği vermesinler.
Isınma yardımı yapmasınlar.
Bıraksınlar.
Bıraksınlar da halk yokluktan ölsün.
Nasıl olsa o zaman bakmak zorunda oldukları vatandaş sayısı azalır,
maaş ödemek zorunda oldukları emekli azalır,
okula gidemeyen çocuk sorunu da “kendiliğinden” çözülür
Ne büyük kolaylık değil mi?
…ve hâlâ utanmadan konuşuyorlar.
Rakamlarla oynuyorlar.
Grafikler çiziyorlar.
Masallarla uyutmaya çalışıyorlar.
Ama gerçek şu:
Bu ülkede insanlar yoksul değil.
Bu ülkede insanlar yoksullaştırıldı.
..ve bu yoksulluk bir sonuç değil, bilinçli bir tercih.
Bugün yokluktan ölümü işliyoruz.
Çünkü bu ölümler ne “doğal”,
ne “kaçınılmaz”,
ne de “talihsizlik”.
Bu ölümler göz göre göre.
Tarih ise şunu yazacak:
“Bu ülkede insanlar açlıktan, soğuktan, yokluktan öldü.”
Ama onları yönetenler hiçbir şey olmamış gibi lüks içinde yaşamaya devam etti.
Bu ülkede yokluk artık insanı, çocuğu ve hayvanı ayırmadan öldürüyor; hayatta kalanlar ise sadece parası olanlar.
Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” derken…
Bir temenni değil, bir devlet görevi tarif ediyordu.
Bugün yokluktan ölen her insan, aç büyüyen her çocuk, hayata tutunamayan her sokak hayvanı;
Cumhuriyet’in sosyal devlet anlayışından bilinçli olarak uzaklaşıldığının kanıtıdır.
Sosyal devlet çöktüğünde, geriye sadece utanç kalır.













