Brand Week Istanbul’da Kapital Media Group Genel Yayın Yönetmeni tarafından sunulan Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu, toplumun yaratıcılıkla kurduğu çelişkili ilişkiyi ortaya koydu: Katılımcıların yüzde 99’u son bir yılda yaratıcılıkla ilişkilendirilebilecek en az bir davranış sergilemiş olsa da kendini yaratıcı bulanların oranı yalnızca yüzde 41. Yüzde 68 garanti olanı tercih ediyor, yüzde 47 Türkiye’nin yaratıcılığını dünyadan daha düşük buluyor. Kadınlardan yaratıcılık bekleniyor ama iş yerlerinde yeni fikirlerini denemeleri için erkeklere kıyasla daha az alan açılıyor.
Türkiye’nin yaratıcılıkla ilişkisi düşündüğümüzden çok daha çelişkili. Günlük hayatın sorunları karşısında pratik çözümler üreten, kısıtlı imkanlarla işini tamamlayan, bozulanı onaran ve doğaçlama yapabilen bir toplumuz. Ancak konu yaratıcılığı tanımlamaya, kendimize yakıştırmaya ve onu desteklemeye geldiğinde aynı özgüveni gösteremiyoruz.
MediaCat, Veri Enstitüsü ve BAREM işbirliğiyle hazırlanan Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu, bu çelişkinin hem toplumsal hayattaki hem de iş dünyasındaki izlerini ortaya koyuyor. Brand Week Istanbul’da Pelin Özkan tarafından ilk sonuçları paylaşılan rapor, iki ayrı araştırmaya dayanıyor: Veri Enstitüsü’nün Türkiye genelinde 1.200 kişiyle gerçekleştirdiği MediaCat Türkiye’nin Yaratıcılıkla İlişkisi araştırması ve BAREM’in 799 çalışanla yürüttüğü Türkiye’nin Kurumlarında Yaratıcı İklim araştırması.
Araştırmaların ortaya koyduğu temel sonuç çarpıcı: Türkiye’de yaratıcılık eksikliği değil, yaratıcılığın fark edilmesini, gelişmesini ve hayata geçirilmesini zorlaştıran bir iklim söz konusu.
Yaratıcıyız ama kendimizi yaratıcı bulmuyoruz
Türkiye’de yaratıcılık denildiğinde akla ilk olarak daha önce kimsenin yapmadığı bir şey geliyor. Katılımcıların yüzde 27’si yaratıcılığı böyle tanımlıyor. Onu sanat (yüzde 20) ve kimsenin düşünmediği bir çözüm (yüzde 18) izliyor.
Yaratıcılığın doğuştan geldiğine inananların oranı yüzde 50. Sonradan öğrenilebileceğini düşünenler ise yalnızca yüzde 10. Bu algı, hangi mesleklerin yaratıcı kabul edildiğine de yansıyor. Sanatçı yüzde 81, yazılımcı yüzde 76 ve reklamcı yüzde 75 ile yaratıcılıkla en çok özdeşleştirilen meslekler. Öğretmen yüzde 53, tornacı yüzde 48, küçük esnaf yüzde 34 ve devlet memuru yüzde 18 ile listenin gerisinde kalıyor.
Oysa günlük hayatın verileri bambaşka bir hikaye anlatıyor. Katılımcıların yüzde 88’i son bir yılda bozulan bir şeyi kendisinin onardığını ya da bir işi öğretilenden farklı yaptığını, yüzde 85’i eksik bir malzemenin yerine başka bir şey koyarak işini tamamladığını, yüzde 80’i kendi eliyle bir şey ürettiğini söylüyor. Bu davranışlardan en az birini gerçekleştirenlerin oranı yüzde 99. Buna rağmen kendisini yaratıcı bulanların oranı yüzde 41’de kalıyor.
Pelin Özkan, bu iki veri arasındaki mesafeyi yaratıcılığın toplumda bir davranıştan çok belirli insanlara ait bir kimlik olarak görülmesiyle açıklıyor. Başka bir deyişle, yaratıcılığı sanatçılara, tasarımcılara ya da özel yetenekli insanlara atfederken kendi gündelik becerilerimizi yaratıcılık kategorisinin dışında bırakıyoruz.
Merak yüzde 64, garanti tercihi yüzde 68
Türkiye’nin yaratıcılıkla ilişkisindeki en dikkat çekici çelişkilerden biri merak ve risk arasındaki mesafede ortaya çıkıyor.
Katılımcıların yüzde 64’ü alışık olmadığı şeyleri merak ettiğini söylüyor. Ancak yüzde 68’i garanti olanı tercih ediyor. Risk alıp kaybeden birine ailesinde “Ben sana dememiş miydim?” dendiğini belirtenlerin oranı yüzde 60. Güvenli işini bırakıp belirsiz bir yola giren birinin desteklendiğini söyleyenler ise yalnızca yüzde 28.
Üstelik katılımcıların yüzde 56’sı sonucu belirsiz olsa da yeni şeyler denediğini ifade ediyor. Yani denemekten bütünüyle kaçınmıyoruz ancak risk alan insanı kendimizden ayrı bir yere koyuyoruz. Türkiye’de yaratıcı insanı tanımlarken yüzde 37 oranında “risk alan”, yüzde 25 oranında “hayalperest” sıfatları seçiliyor. Kendimizi tanımlarken bu oranlar sırasıyla yüzde 14 ve yüzde 9’a düşüyor. Kendimiz için en çok tercih ettiğimiz sıfat ise yüzde 43 ile “gerçekçi”.
Bu temkin, çocukların geleceğine ilişkin beklentilerde de görülüyor. Ebeveynlerin çocuklarında en çok görmek istediği özellik iyi terbiye ve görgü (yüzde 82). Hayal gücü yüzde 25 ile sondan ikinci, bağımsızlık ise yüzde 11 ile son sırada.
Yaratıcı bir işte çalışmayı saygın bulanların oranı yüzde 54. Çocuğunun ressam, müzisyen ya da yazar olmak istemesi halinde doğrudan vazgeçmesini söyleyeceklerin oranı yalnızca yüzde 3. Ancak yüzde 55, önce düzenli gelir getiren bir iş edinmesini, yaratıcılığını bunun yanında sürdürmesini istiyor.
Girişimcilik de benzer bir tablo çiziyor: Neredeyse her iki kişiden biri kendi işini kurmayı düşünmüş ancak adım atmamış. İşini kurup hala sürdürenlerin oranı ise yüzde 6.
Özkan’a göre mesele insanlara daha cesur olmalarını söylemek değil; başarının ve başarısızlığın nasıl değerlendirildiğini değiştirmek. Yalnızca ulaşılan sonucu değil, o sonuca giden yolda bulunanları ve öğrenilenleri de hesaba katan bir yaklaşım gerekiyor.
Ekonomik kaygılar yaratıcılığın hem kaynağı hem engeli
Türkiye’de yaratıcılığın en önemli kaynağı sorulduğunda ilk sırada kriz anında çözüm üretmek yer alıyor (yüzde 43). Yaratıcılığın önündeki en büyük engel sorulduğunda da ilk sırada ekonomik kaygılar bulunuyor (yüzde 43).
Kısıtlı imkanlarla iş çıkarmak ve doğaçlama yapmak da yaratıcılığın önemli kaynakları arasında. Böylece Türkiye’de yaratıcılık çoğunlukla bir sorunla karşılaşıldığında, kaynakların azaldığı ya da mevcut koşulların yetersiz kaldığı anlarda devreye giriyor.
Buna karşılık zanaat birikimini ilham kaynağı olarak gösterenler yüzde 20, hikaye anlatma geleneğini gösterenler yalnızca yüzde 7.
Bu tablo, yaratıcılığın iki farklı yüzünü gösteriyor: Kriz karşısında hızlı çözüm üretme becerisi ve uzun vadede değer yaratacak birikimi geliştirme kapasitesi. Türkiye ilkinde güçlü görünürken ikincisi için gerekli kaynak, emek ve zamanın yeterince öne çıkmadığı bir manzara çiziyor.
Özkan bu durumu duvardaki yangın söndürücüye benzetiyor: Cam yalnızca yangın çıktığında kırılıyor. Kriz, yaratıcılığı hızlandırıyor ve dayanıklılık kazandırıyor ancak bu deneyim birikime dönüşmediğinde her yeni krizde yeniden başlamak gerekiyor.
Gençler hayal kuruyor, Türkiye onlara kriz çözmeyi öğretiyor
Yaratıcılık algısındaki kuşak farkı da dikkat çekici. 18-29 yaş grubunun yüzde 27’si kendisini hayalperest olarak tanımlarken 50 yaş üstünde bu oran yüzde 2’ye düşüyor. Kendini risk alan biri olarak görenlerin oranı gençlerde yüzde 25, 50 yaş üstünde yüzde 6.
Ancak gençlerin yaratıcılıkla ilişkisi yalnızca hayal kurmakla sınırlı değil. Türkiye’de yaratıcılığı en çok besleyen unsurun kriz anında çözüm üretmek olduğunu düşünenlerin oranı gençlerde yüzde 61. Bu oran 30-49 yaş grubunda yüzde 35.
Gençlerin üçte biri kuralları esnetmeyi yaratıcılığın bir parçası olarak görüyor. Son bir yılda işini yürütmek için birkaç kez ya da daha sık kural esnettiğini söyleyenlerin oranı gençlerde yüzde 57 iken 50 yaş üstünde yüzde 34.
Pelin Özkan bu tabloyu şöyle yorumluyor: “Hayal kuran bir kuşak var. Ama gençlerin hayal gücünü yalnızca zorluklarla baş etme becerisine dönüştürüyoruz ve ne yazık ki geleceğin imkanlarını da sınırlamış oluyoruz.”
Kadınlardan yaratıcılık bekleniyor ama iş yerinde aynı alan açılmıyor
Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri de kadınların yaratıcılığına ilişkin toplumsal beklentiler ile iş hayatındaki deneyimleri arasındaki fark.
Evi ve aile bütçesini yöneten bir kadını yaratıcı bulanların oranı yüzde 63. Aynı rolü üstlenen bir erkeği yaratıcı bulanların oranı ise yüzde 50. Aradaki 13 puanlık fark, kadınların gündelik hayattaki çözüm üretme ve kaynak yönetme becerilerinin daha yüksek bir yaratıcılık algısıyla karşılandığını gösteriyor.
İş hayatında da kadınlardan yaratıcılık beklentisi daha yüksek. Çalışan kadınların yarısı işinde yaratıcı olmasının beklendiğini söylerken erkeklerde bu oran üçte bir düzeyinde.
Ancak iş yerlerinin sunduğu imkanlara bakıldığında tablo tersine dönüyor. Ekibindeki çoğu kişinin işini zorunluluktan değil içten gelerek yaptığını söyleyen kadınların oranı yüzde 49, erkeklerin oranı yüzde 31.
Buna karşılık, “Kimsenin daha önce denemediği yollar burada ciddiye alınır” diyen erkeklerin oranı yüzde 54 iken kadınlarda yüzde 37. Planlanmamış bir fikri denemek için zaman bulabildiğini söyleyen erkeklerin oranı yüzde 71, kadınlarınki yüzde 57.
Başka bir deyişle kadınlardan daha yaratıcı olmaları bekleniyor ancak yeni fikirlerini denemeleri için aynı ölçüde alan açılmıyor.
Özkan’ın bu veriye ilişkin değerlendirmesi şöyle: “Kadınlardan yaratıcılık bekliyoruz ama bu yaratıcılığın ortaya çıkması için gerekli koşulları aynı ölçüde sunmuyoruz.”
Türkiye’nin yaratıcılığına kendi verdiği not: Pratik, zeka, yok, cesaret
Katılımcılardan Türkiye’nin yaratıcılığını tek kelimeyle tanımlamaları istendiğinde en sık seçilen kelime “pratik” oluyor. Onu “zeka”, “yok” ve “cesaret” izliyor.
Bu kelimelerden hareketle Türkiye’nin yaratıcılığına ilişkin algı hem övgü hem de eleştiri içeriyor. Katılımcıların yüzde 28’i olumlu, yüzde 21’i olumsuz bir kelime kullanıyor.
Özkan, “pratik” kelimesinin taşıdığı ikili anlama dikkat çekiyor: “’Pratik’ sözcüğü işe yarayanı, hızlı ve yeterli olanı anlatıyor ancak sıra dışı olanı anlatmıyor.”
Dünyayla kıyaslama yapıldığında da özgüven eksikliği belirginleşiyor. Türkiye’yi dünyadan daha az yaratıcı bulanların oranı yüzde 47. Türkiye’den çıkan bir işin dünyada beğenilmesine şaşıracağını söyleyenler yüzde 43. Türkiye’nin yaratıcılığını dünyayla aşağı yukarı aynı düzeyde görenler ise yalnızca yüzde 14.
Üstelik katılımcıların yüzde 60’ı farklı düşünen birinin bunun bedelini ödediğine inanıyor. Yüzde 47 ise yaratıcılığını tam anlamıyla kullanmak isteyen birinin yurt dışına gitmesi gerektiğini düşünüyor.
Hezarfen’in uçuşundan geriye kalan soru: Yaratıcı insanlara güvenli pistler inşa edebilecek miyiz?
Pelin Özkan, sunumunda Türkiye’nin yaratıcılığına ilişkin bu tabloyu Hezarfen Ahmed Çelebi’nin hikayesi üzerinden de ele aldı.
Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçtuğu rivayet edilen Hezarfen’in hikayesinin pek anlatılmayan bir boyutuna dikkat çekti: Dönemin padişahı IV. Murat, uçuşu izledikten sonra Hezarfen’i bir kese altınla ödüllendirir. Ancak hemen ardından onun için “Bu adam korkulacak bir adamdır. Her ne murad etse elinden gelir. Böyle kimselerin burada kalması uygun değildir” diyerek Cezayir’e sürgün kararı verir.
Özkan, bu hikayeyi bugünün yaratıcılık meselesine bağlayarak Türkiye’nin kriz anlarında havalanmayı bildiğini ancak asıl meselenin bu beceriyi sürdürülebilir bir güce dönüştürmek olduğunu vurguladı.
Sözlerini ise karar vericilere yönelttiği bir soruyla tamamladı: “Türkiye sert rüzgarda havalanmayı zaten biliyor. Salondaki karar vericilere bıraktığı soru da buradan geliyordu: Rüzgara karşı havalananlar yine yalnızlığa mı mahkûm edilecek, yoksa onlara inebilecekleri güvenli pistler mi inşa edilecek?”













