
Kayınpederim Saffet Ural, karakalemden fotoğrafçılığa geçmiş, “Sébah & Joaillier” gibi Osmanlı dönemi, saraya ve saray erkânına hizmet etmiş fotoğrafhanelerde çalışmış ustaların el verdiği, birinci kuşaktı. “Ressam olmayan, anilin boya ile siyah-beyaz fotoğrafları renklendiremez” derdi. Gerçekten de birer suluboya eserler gibi idi renklendirdiği fotoğraflar. Her biri sabır ve emekle renklendirilmişti. Ailemiz ve sülâlemizdeki büyüklerim gerek mesleklerinden gerek meraklarından dolayı fotoğraf ile iç içe yaşamışlardı.
Mecmua, kitap, şiir okumayı pek severdi. Özenle peyzajını yapmış olduğu, verandasında küçük bir süs havuzu, asırlık ağaçları ile Monet’nin tablolarını andıran bahçesinde ve fotoğraf stüdyosunda yaşamını sürdürdü. Babası orman mühendis muavini Tayyip Ural’ın ağaç sevgisi ve bilgisinden, ormancılık
çevresinden etkilenmişti. Akçakoca ilk belediye meclis üyesi, İstanbul Balatlı Çerkes annesi Seher Hanım’dan resim yeteneğini ve ilk resim derslerini almış.
Yedigün Mecmuası okurken bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafını gösterirken “Roman demek ben demek” demişti. Klasik müzik dinleyerek renklendirme yapardı. Sevdiklerinden bir tanesi; Mussorgsky’s “Night on Bald Mountain” – Ludwig Symphony Orchestra idi. Evinde Prof. Dr. Hayrettin Kayacık, Hayrettin Karaca, Anne-Adam Thomson ailesi başta olmak üzere yerli yabancı bilim adamları, üst düzey asker ve bürokratlar, belediye başkanının ailesi sık sık ağırlandı.

Parisli ressam grafiker Atilla Bayraktar ilk resim eğitimlerini Saffet Ural’ın stüdyosunda almış. Vefat edene kadar yazıştılar. Stüdyosunda “Tütün Zamanı” filmi çekimlerinde Yılmaz Güney’in fotoğrafını çekmiş. İlk stüdyosu İstanbul Laleli’de Foto Universal. O dönem yakın arkadaşlarından biri Reha Yurdakul imiş. Abdullah Yüce’nin ilk plak fotoğrafını çekmiş. Dönemin önemli Hollywood film yıldızlarıyla yazışmış. Dans etmeyi, şarkı söylemeyi, seyahat etmeyi, arkeolojik yerleri ziyaret etmeyi, sinema ve tiyatrolara gitmeyi severdi. Sohbetinden her zaman bilgilendik. Eşi Ülviye Ural eli hünerli bir kadındı ve yemekleri pek lezzetliydi. Özenli uzun sofralar kurulurdu bahçedeki verandada. Yılbaşı ve özel gün kutlamaları neşe içinde, hayli kalabalık, İtalyan filmlerindeki neşeli, müzikli geçerdi. Ülkemizde olmayan porselen sofra takımları içindeki leziz yemeklerle sohbetlere doyum olmazdı.

Çok varlıklı aileler değildik ama babam Prof. Dr. Faik Yaltırık’ın “Tayyip dedemin evi bollukluydu” dediği gibi bolluk içinde mutlu yaşadık. Bilim, doğa, sanat, kültür ve aile terbiyesi, saygı ve sevgisi, iş ve ev idaresi disiplini bu bollukta önemli yer tutuyordu.

Böyle bir ortamda büyüyen Esen Ural Turna, babasından almış olduğu genetik miras yeteneğini, yıllar içindeki enstitü ve sonrasındaki eğitimleri, azmi ve emeği ile geliştirdi. Sergiler açtı. Ersin ile birlikte bir sergisine katılmaktan mutluluk duyduk. Yine başka bir genetik yeteneği de halası Nevzat Yaltırık’tan geçmiştir. Çok muntazam dikiş diker, hem giyim ve ev tekstili ile hem patchwork çalışmasıyla; okuldaki teknik eğitimiyle de daha ileriye götürmüştür, tıpkı leziz yemekler yaptığı, mutfaktaki hünerleri gibi.
Babası Saffet Ural gibi eşi Osman Turna da kıymetli kitap koleksiyonuna sahiptir.

Şimdi Esen Ural Turna’yı kendi kaleminden ve fırçalarından tanıyalım.

Baban ressam fotoğrafçı Saffet Ural’ın sana tavsiyeleri oldu mu? Babanın kara kalem tablolarından etkilendin mi?
Tabii ki sevgili babamın fotoğrafçı oluşu ve hayran kaldığım kara kalem portreleri beni resim yapmaya çekti. Hele siyah beyaz fotoğraflar üzerine anilin boya ile yaptığı renklendirmeler, fırçanın hareketleri pikaptaki klasik müzikle ahenk içindeydi. Eski fırçalarını bana verirdi ve bulduğum kartonlara sulu boya yapmaya çalışırdım; o güzel dedikçe daha çok yapardım. Sonraları eşimin desteğiyle profesyonel kâğıt ve sulu boya ile tanıştım ve büyük aşkım başladı. Sihirli bir dünyaydı. Birkaç arkadaşla lisedeki resim hocamızdan özel ders aldık ve hocamın “Esen, suluboyanın tadını çok iyi veriyorsun, tül gibi.” demesi beni çok onurlandırdı.

Çocukların dünyaya gelmesiyle, 10 yaşımdan beri yaptığım resimlere ara verdim.
Resmi özlemiştim ve küçük işlerle başlamıştım. O sırada, 2013 senesinde bir Facebook hesabı açtım ve pek çok suluboya ressamıyla tanıştım.

Orhan Güler hocamızın “Suluboya Resimlerim” grubunda pek çok yarışmaya katıldım ve ödüller aldım. İlk kez resimlerimi başkalarıyla paylaşıyordum. Bu inanılmaz bir haz ve cesaret verdi bana.

Ressam arkadaşlarımla bir grup kurduk ve sergiler açmaya başladık. En mutlu olduğum gün, ilk sergimizde beğeni ve takdir toplamamdı.
Katıldığım Sergiler:
Renklerle Dans – Green Park, İstanbul
Sanatsal grubumuz – Eski Tren Garı Güzel Sanatlar Salonu, Kocaeli
Sanatsal grubumuzun “Sevgi, Barış, Dostluk” karma sergisi – Eski Foça
Kişisel olarak bir günlük bahçe sergim – Düzce

Resim yaparken neler hissediyorsun? Doğa seni nasıl etkiliyor?

Bana çok iyi gelen suluboyayı her fırsatta yaptım. Doğaya çıktım ki en zevklisidir: Gördüklerimi ruhumun süzgecinden geçirmek bir tür meditasyondur. Kendimle baş başa kalmayı severim.

Çalışmaya başladığımda tüm dünyayla bağlarımı koparırım. Müziğe pek ihtiyaç duymam; iç seslerimi daha çok dinlerim ve fırçayla beynim arasında bir dans başlar, saat kavramından soyutlanırım.
Suluboya ressamı Esen Ural Turna’nın emek, azim, özverili çalışmalarının eseri olan tabloları ile gelecek projeler, ulusal ve uluslararası yarışmalar ve sergilerde başarı ile yer almasını dilerim.












