Bir kitap hazırlığı yaparken dikkatimi çekince sizlere de anlatayım istedim.
İLKÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE DEK HİÇ DEĞİŞMEYEN BİR DÜZEN VAR.
Yıllar değişmiş, unvanları değişmiş, şehirler değişmiş, ülke adları değişmiş fakat şu zengin kesimin varlığı ve yaşam tarzı hiç değişmemiş.
Sonra oturup dünya yaşamanı sorguladım ve sonunda kızımın dediği noktaya vardım.
Kızımla sohbet ederken kötü olayları şöyle yorumlamıştı:
“Önceden, kötülük yapanların dünyadan yok olması için dua ediyordum, sonra seninle tarih konuşurken anladım ki dünyada tarihten günümüze dek hep kötüler vardı ve burası da o kötülerin dünyası. Biz bu kötülük dolu dünyaya uyumlu insanlar olmadığımız için acı çekiyoruz.”
HASSAS KALPLER İÇİN DÜNYA BİR CEHENNEM FAKAT BURADAN ÖLMEDEN ÇIKIŞ DA YOK!
Sümer, Babil, Asur dönemlerinden günümüze dek değişmeyen iki kavram var;
Yöneticiler ve din adamları
Bu iki sınıf tarihten günümüze dek aynı özelliklerini devam ettirdi.
Din adamları ve Krallar hep şatafatlı saraylarda konutlarda yaşadılar.
Halk, bu kişiler için çalıştı.
Bu kişilerin kararlarına halk itiraz edemezdi.
Halk, bu kişiler zengin yaşamlarını sürdürebilsinler diye vergi verdi.
Halk askere gitti, savaştı yaralandı ve öldü fakat yöneticiler ve din adamları muhteşem konutlarında savaşlardan uzak yaşamaya devam etti.
1. Antik Çağ (M.Ö. 3000 – M.S. 500)
Krallar & Hükümdarlar:
Kendilerini Tanrı-Kral veya tanrıların yeryüzündeki vekilleri sayarlardı. Devasa saraylarda, cariye sistemleri, yüzlerce hizmetkâr ve sınırsız servet (altın, gümüş, devasa araziler) içinde yaşarlardı. Öldüklerinde bile zenginlikleriyle, piramitler ve muazzam mezar odalarına gömülürlerdi.
Din Adamları:
Tapınaklar ülkenin en büyük bankaları ve depolama merkezleriydi. Rahipler vergiden muaf yaşar, tanrıdan aldıklarını söyledikleri yetkileri sayesinde krallar üzerinde bile nüfuz kurarlardı. En kaliteli yiyecekleri tüketir, okuma-yazma ve bilim bilgisini tekelinde tutarlardı.
Halkın Durumu:
Halk, tanrıların gazabından korktuğu için elindekinin en iyisini (ürün, hayvan) tapınaklara adak olarak sunmak zorundaydı.
Halkın büyük çoğunluğu köylü, işçi veya köleydi. Ağır vergiler altında ezilir, devasa piramit, tapınak ve sur inşaatlarında zorla çalıştırılırlardı. Kıtlık zamanlarında açlık sıradandı, mülkiyet hakları yok denecek kadar azdı.
2. Orta Çağ (500 – 1500 Yılları)
Krallar & Feodal Beyler:
Büyük ve korunaklı şatolarda yaşarlardı.
Servetleri; sahip oldukları toprak miktarı ve köylü sayısı ile ölçülürdü. Sürekli savaşlar, şölenler, av partileri ve taht kavgaları içinde bir hayat sürerlerdi.
Din Adamları:
Avrupa’nın en büyük toprak sahibi kiliseydi. “Endülijans” (cennetten arsa satma) ve “Ondalık” (halktan alınan %10 dini vergi) sayesinde Katolik Kilisesi ve Papa, krallardan bile zengin ve güçlüydü. Manastırlar lüks ve bolluk içindeydi.
Halkın Durumu:
Dini kurallar ve Engizisyon korkusuyla yaşarlardı. Okuma-yazma oranının sıfıra yakın olduğu bu dönemde halk, İncil’i okuyamadığı için din adamlarının her söylediğine tamamen bağımlıydı.
Halk, toprağa bağımlı kölelerdi. Ürettikleri ürünün büyük kısmını feodal beye ve kiliseye vergi olarak verirlerdi. Veba salgınları, kıtlık ve savaşlar nedeniyle ortalama yaşam süresi 30-35 yıldı.
3.Yeni Çağ ve Yakın Çağ (1500 – 1900 Yılları)
Krallar & Yöneticiler:
Kilisenin gücü zayıflayınca “Saray Yaşamı” zirveye çıktı. Binlerce saray görevlisi, devasa sanat koleksiyonları, ipek ve mor kumaşlardan lüks giysiler, gösterişli balolar içinde şatafatlı yaşam sürüyorlardı.
Din Adamları:
Reform hareketleri ve Protestanlığın doğuşuyla Kilise’nin mal varlıklarının bir kısmına devletler el koydu. Güçleri azalsa da üst düzey din adamları hâlen aristokrasiyle iç içe, konforlu bir yaşam sürdürdü.
Halkın Durumu:
Laiklik düşüncesi yayıldıkça halkın din adamlarına olan körü körüne bağımlılığı kırıldı; eğitim ve toplumsal yaşam, dinim kontrolünden çıkmaya başladı.
Sömürgecilik sayesinde Avrupa’ya zenginlik aktı ancak bu zenginlik halka hemen yansımadı.
Sanayi Devrimi ile birlikte köylüler şehirlere göç etti; günde 14-16 saat çalışan, çocuk işçilerin sömürüldüğü, sefil gecekondularda yaşayan bir işçi sınıfı doğdu. Fransız İhtilali bu eşitsizliğin patlamasıydı.
Mezopotamya bölgesinde de halkın hiçbir söz hakkı yoktu ve yaşam koşulları sefalet içindeydi.
Fakir halkın isyanıyla gerçekleşen 1789 yılındaki Fransız ihtilali öncesinde Fransa halkının durumu aslında tüm dünyadaki durumu özetler nitelikteydi.
1.Sınıf:
Rahipler Katolik Kilisesi mensupları, piskoposlar, keşişler, nüfusun %0,5 idi.
Fransa topraklarının %10’u onlara aitti.
Doğrudan vergi ödemezlerdi, sembolik bir bağış yaparlardı.
2.Sınıf:
Soylular, dükler, kontlar, kraliyet saray mensupları ve feodal beyler, nüfusun %1,5 idi.
Fransa topraklarının %30’u bu kişilere aitti.
Neredeyse tüm ana vergilerden (başta kelle vergisi ve arazi vergisi) muaf tutulurlardı.
3.Sınıf:
Halk, köylüler, şehirli işçiler, zanaatkârlar ve tüccar/burjuvaziler nüfusun %98 idi.
Ülkenin tüm vergi yükünü bu sınıf taşıyordu. Toprakların geri kalanına parçalanmış halde sahiptiler.
Gelelim günümüze; antik dönemden günümüze dek bu iki sınıfın hayatlarında bir değişiklik oldu mu?
Yoksa hiç değişmeden hala aynı şekilde devam ediyor mu?
Peki, yüzlerce yıldır süren bu sistemde yanlışı halk mı yapıyor yoksa yönetici ve dini temsil edenler mi?
Binlerce yıldır süren bu adaletsiz düzende yanlış nerede?
BEN BİNLERCE YILDIR SÜREN DÜZENİ YAZDIM, YORUMU SEVGİLİ OKURA BIRAKTIM!












