• İletişim: info@guncelkadin.com.tr
Güncel Kadın
Advertisement
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
Güncel Kadın
No Result
View All Result

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-2

Rengigül Ural by Rengigül Ural
13 Ocak 2026
in Yazarlar
0
Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-1
0
SHARES
2
VIEWS
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp PaylaşLinkedin'de PaylaşPaylaşPaylaş

Tıbbıye’nin ve Bir Tıbbıyelinin Öyküsü Osman Cevdet Çubukçu, VKV

 

Piraye’ye Mektuplar’da “Sonra Doktor Osman Cevdet de beni iki sene tedavi etmişti ondan da – yazıhanesi Beyoğlunda Tünel civarındaydı. Telefon kataloğundan tam adresini bulursun. Ondan da bir rapor al.” detayını görünce gerçekten çok sevindim. Zira “Doktor Osman Cevdet” diye bahsettiği doktor; Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu.

Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu, Prof. Dr. Ender Berker Hoca’nın babası. 1996 yılında Semahat (Arsel) Hanım ile çalışmaya başladığımda, yaşayan aile fertlerini, dostlarını tanıma, birçoğu ile daha yakından sohbet etme şansına eriştim. Sırlarına, dertlerine, mutluluklarına, geçmişleri ile ilgili anılarına beni dahil ettikleri ve güvendikleri için mutluyum. Nur içinde yatsın Ender Hoca, Semahat Hanım’ın teyzesi Melahat Hanım’ın kızıydı. Gözlerim dolarak bu bölümü kaleme aldığımı da itiraf etmeliyim. Gerçekten çok çalışkan, enerjik, konusunda uzman, eğitici, sevecen bir hekimdi. İyi bir anne idi. O kadar çok anımız var ki.

Babam profesör olduğu için beni kendisine yakın görürdü, Nüsret Bey (Dr. Nüsret Arsel) gibi. Hele oğlum

Utku’nun düğünündeki hediyesi, kutlama kartı ve “Seni severim bilirsin” diye başlayan konuşması…

Osmanlı çileğini ve reçelini sevmesi… Ersin’in stüdyosuna mütevazı arabasıyla gelip, sepetleri aldırması… Doğduğum Amiral Bristol ile gönlümde olan VKV Amerikan Hastanesi’nde asistanının Ersin’in omzunu tedavi etmesi… Vasisi olduğum rahmetli Şirin ile hastanede kalma sürecimdeki destekleri…

Kitabı büyük kızı Prof. Dr. Nadire Berker kaleme almış. Nadire Hanım, kitap yazdığımı öğrendiğinde “Dünya turundan yeni döndüm. Sizi kutlamak için ofisinize geldim” diyerek beni mutlu etmişti. Küçük kızı Bade (Tomruk) ile de Divan’da ahenk içinde çalıştık, acı-tatlı birçok yaşanmışlıkları anı olarak biriktirdik. Her ikisi de çalışkan azimli, saygılı, görmüş-geçirmiş, neşeli hanımlardır. Kitaba katkıları olanlardan birisi de Bade. Araştırmacı yönü kuvvetlidir, güzel fikirleri vardır. Semahat Hanım da anısını yazmıştı kitaba. Divan Oteli yenilenmeden önce (2008 gibi) ofisinden çıktık, asansöre binerken konusu olmuştu. “Parayla pulla ilgisi yoktu” sözcüğüne tebessüm etmiş, “Babam için de Bahriye anneannem böyle söylerdi” demiştim.

Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu (1895 Ankara – 1965 İstanbul, vazifesi başında)

 Kitap Dragos arşivimde, Vehbi Koç kitapları, sevgili dostum Ayşe Üçok’un kaleme aldığı Sadberk Hanım’ın kitabının da olduğu bölümdeydi. Kitabı ilgiyle tekrar okudum, Nâzım Hikmet odaklı inceledim. Prof. Dr. Cihat Tahsin Gürson Hoca’nın ifadesi  “Kadri Raşit Paşa Türkiye’de çocuk hastalıklarının müjdecisi, Alantar ise kurucusudur…” ile Cumhuriyetimizin 100. Yılına özel yayınladığımız “Ord. Prof. Dr. İhsan Hilmi Alantar” kitabımız, Ord. Prof. Dr. Asaf Irmak araştırma-inceleme yazım, yazılarımda zaman zaman andığım hocam Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, “Profesör Babalar ve Kızları” yazı dizilerimle benzerlikler olduğu için o dönemi tekrar yaşadım.

“Tıbbıye’nin ve Bir Tıbbıyelinin Öyküsü Osman Cevdet Çubukçu” kitabı: Tıp tarihi ile başlanmış. Dr. Bernard faktörü. Hocanın hayatı, fizik tedavinin gelişimi, hocanın meslek aşkı, mesleğe katkıları, Atatürk’ün destekleri, başardıkları, üzüntüleri, mesleki kırgınlıkları, öncesi sonrası, asistanlarının görüşleri.

1912 yılında İstanbul’da Tıp Fakültesi’ne giriyor. 1915 yılında Çanakkale Savaşı’na gönüllü katılıyor. 1916’da Tıp Fakültesi tekrar açıldığı için eğitimine devam edebiliyor. 1918-1923 Mütareke Yılları, Tevfik Sağlam derslere giriyor. Milli Mücadele’de Osman Cevdet’in Ailesi Mustafa Kemal Paşa’yı destekliyor.

Akliye Asabiye ihtisasını yapıyor, Prof. Dr. Raşit Tahsin Tuğsavul’un başasistanı oluyor. Öğrencisi Ord. Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli, Çubukçu Hoca’yı anılarında saygıyla aktarıyor. Raşit Hoca’dan sonra Dr. Hayrullah Bey ile birlikte çalışıyorlar ve uzun yıllar dost kalıyorlar. 1925 yılında doçent oluyor ve maaş almaya başlıyor.  1926’da Fizikoterapi ihtisası yapmak için (tekrar ülkeye dönmek ve klinik kurmak şartıyla) üç yıllığına bursu olarak Paris’e gönderiliyor.

Burada bir parantez açmak istiyorum.

Babam Prof. Dr. Faik Yaltırık da 1961 yılında Edinburgh Üniversitesi Royal Botanic Garden’da Dr. Davis başkanlığında yazılmaya başlanan “Flora of Turkey” için seçilen ilk Türk orman botaniği asistanı idi. Beni ve annemi de 1963 yılında yanında götürmüş ve ilkokula Edinburgh’ta başlamıştım. Bu proje çok uzun yıllar sürdü, babam İstanbul Üniversitesi’ndeki vazifesi ile koordineli idi ve ülkesinde herbaryumlar, arboretumlar kurma, yeni kurulan üniversitelerde asistanlar yetişme vazifesini yerine getirdi. Babamdan önce meşe konusunda teşhis yapabilen nadir hoca var ve asistanlığa başladığında, teşhisler için meşe örneklerini İstanbul’dan Ankara’ya Prof. Dr. Hikmet Birand’a trenle götürüyor. Birand Hoca’da toplanıp, İsrail’e Dr. Zohary’e gönderiliyor. Bu duruma çok üzülüyor, çok çalışıp bu işleri başaracağına kendi kendine söz veriyor ve başarıyor. Edinburgh’ta Dr. Zohary yerine babamı çeşitli sınavlardan geçirdikten sonra aldılar.

İşte bu saygıdeğer hocalar; yurt dışında maddi ve manevi sıkıntılara da göğüs gerdiler gelişimleri sürecinde. İlk kadın asistanlar yetiştirdiler. Ülkemizde kendi uzmanlık alanlarında bilime, mesleki gelişimine çok büyük hizmette bulunmuşlar, ülkelerini bilimsel kongre ve sempozyumlarda temsil etmişlerdir. Onun için kendi yaşantımdan örnek vermek istedim, saygıyla önlerinde eğilerek.

Osman Cevdet Hoca, Ekim 1928’de İstanbul’a dönmüş.  O yıl bir Türk hekimi tarafından yazılan ilk fizik tedavi kitabı yayınlanmış. Darülfünun  Tıp Fakültesi’nde Fizikoterapi Enstitüsü’nü kurmuş.  Yaşamı boyunca 25 kitap, 87 bilimsel makale kaleme almış.  1933 Üniversite Reformu sonrası modern Türk üniversitesini oluşturacak kadrolar arasında yer almış. Süreç tabii ki sancılı. V. Milli Tıp Kongresi’nde (O dönem bu kongrelere çok önem verildiğini kaynak kitaplarımdan biliyorum) “Kaplıca Tedavisinde Radyoaktivitenin Tesirleri”, “Kaplıca Tedavisinin Yardımcı Vasıtaları” adlı iki bildiri sunmuş. 1935’teki kongrede romatizmalar konusunda paneller düzenlenmiş.

1936 yılında Atatürk’ün sağlığının bozulmaya başladığı dönemde Yalova Kaplıcalarının yeniden düzenlenmesi istenmiş. Çevre, kaplıca kürüne uygun olarak düzenlenmiş. Osman Cevdet Çubukçu, Reşat Belger’in çabalarıyla yenilenen Yalova Termal Tesislerinde dört yıl süreyle çalışmış. Yaz aylarında kaplıca hekimliği yapmış, Atatürk tedaviye geldiğinde onu muayene ederek, kaplıca kürü konusunda önerilerde bulunmuş.

Hoca, 1937 yılında profesörlüğe yükseltilmiş. Atatürk’ün daveti üzerine Dolmabahçe ve Savarona’daki konsültasyonlara katılmış. 1945’de ülkemizin ilk yataklı fizik tedavi kliniği kurulmuş. Osman Cevdet Çubukçu Hoca’nın çabaları başarıya ulaşmış.

“Öğleden sonra Tünel’deki muayenehanesinde hasta bakardı. Hastalarına ve mesleğine olan ilgisi sayesinde kısa sürede ünlenmişti. Uzun yıllar İstanbul’un tek, Türkiye’nin de en tanınmış fizik tedavi uzmanı olduğu için muayenehanesinde çok sayıda hasta tedavi ediyordu. Fizik tedavi ve masaj, ağrılı hastalıkların ve felçlerin tedavisinde olduğu kadar verem, kadın hastalıkları, spor ve kazalara bağlı yaralanmalar gibi sorunlarda da tedavi amacıyla uygulanıyordu. 1940’lı yıllardan itibaren Galatasaray Spor Kulübü’nün futbol ve basketbolcuları Osman Cevdet’in hastaları arasına girdiler. Disiplinli çalışması sayesinde fakültedeki diğer öğretim üyelerinin de takdirini kazanan Dr. Osman Cevdet’e Alman öğretim üyeleri Nissen ve Frank da hasta yolluyordu. Tünel’deki muayenehaneye dönemin ilginç isimleri gelirdi. Atatürk’ün eşi Latife Hanım, İsmet İnönü, büyük devletlerin konsolosları, zamanın önde gelen devlet adamları Osman Cevdet’in hastaları arasındaydı. Akşam üzeri son hasta gittikten sonra Çubukçu, birlikte çalıştığı doktor, terapist ve hastabakıcıları bir çay sofrasında toplar, o günkü hastalar hakkında fikirlerini sorardı. Bu sayede herkesin hastaları tanımasını ve üzerinde düşünmesini sağlardı.” S. 168

Cumartesi günleri İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki Rektörlük binasında Profesörler Kurulu toplanırmış. 1980 yılında rektör Prof. Dr. Cem’i Demiroğlu ile çalıştığım dönemde Senato Binası’nda (Merkez Bina ana kapısının yanında iki yuvarlak tarihi binadan biri) toplanılırdı, Profesörler Evi’nde de yemeklerimizi yerdik.

Prof. Dr. Remzi Kazancıgil, Prof. Dr. İhsan Şükrü Aksel, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ile birlikte Kapalıçarşı girişindeki sahaflara gider, Küllük Lokantası’nda yemek yer, sohbet ederlermiş. Küllük’ü çeşitli inceleme yazılarımda kaleme aldım. Ord. Prof. Dr. Anna Masala dostumu andığım “Il Caffè Küllük” yazım, “Bir Akademisyen Olarak Prof. Dr. Mahmut Nedim Doral’ın Penceresinden” röportajımız gibi.

Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu, 1937 yılında Melahat Aktar Hanım ile evlenmiş. 1938-1940 yaz aylarında Bursa Kaplıcalarında hekimlik yapmış. 1954 yılında Tünel’de kiracı olarak girdiği Holstein Apartmanı’nı satın almış. Adını Çubukçu Apartmanı koymuş. Beyoğlu’nu pek severmiş. Paris’e benzetirmiş. Balık Pazarı’nda zevkle dolaşır, fırsat buldukça ayva jölesi ve kaymaklı ekmek kadayıfı alırmış. Böylece hocanın damak tadını da öğrenmiş olduk. Cumartesi akşamları eşi ve çocuklarıyla Elhamra Tiyatrosu’na giderler, tiyatro çıkışı Markiz’de çay içerken tiyatro oyununu aralarında tartışırlarmış. Ah! Çocukluğum, ilk genç kızlığımda da böyle güzellikleri yaşattı annemle babam bize. Abdullah Lokantası, tiyatrolar… Teşvikiye’deki evimize yakın Konak Sineması… Yazlık, kışlık eldivenli, şemsiyeli, tayyörlü, pudra kokan şık hanımefendiler. Yarı bellerine kadar eğilip, şapkalarını çıkartarak birbirlerine selam veren beyefendiler. Annemin çantasında daima bir tiyatro dürbünü olurdu. Londra’dan almıştı. Fuayeler parfüm kokardı. Bizden önceki nesil daha güzelini yaşamış tabii.

1955 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseltilmiş.

27 Mayıs 1960’da 147’lik olduğuna inanamadım ve üzüldüm. Hoca çok üzülmüş tabii. 27 Nisan 1962’de bu hata düzeltilmiş ve pek çok hoca fakültedeki görevlerine geri dönmüşler.

1965 Kasım sabahı en şık kıyafetleriyle fakültesinde hasta muayenelerinden sonra öğlen, kızı Ender Hoca’nın kolları arasında aramızdan ayrılmış.

Hoca yaşamaya devam ediyor. Anılmaya da devam edecek. Hocaların hocası… Çok kıymetli.

Nâzım Hikmet Yıllarca Yasaklıydı

 Bizim evde Nâzım Hikmet yasaklı idi, diğer bazı evler gibi. “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı ve aslında

Haydar dedemin tren istasyonlarını anlatan dizelerinin tadına varamadan geçen yıllar. 12 Mart 1971 Muhtırası’nda, henüz on üç yaşımda “Babaannemle koyun koyuna” erkek-kadın ilişkileriyle ilgili nasîhat ve gerçek aşk hikâyelerini masal gibi dinliyordum. Hâlbuki, o yıllarda Nâzım Hikmet’in dizelerini besteleyen, bizden büyük nesilde “Beyin Göçü” başlamıştı. Tutuklanmamak için yurt dışındaki zorluklara, vatan hasretine katlanarak, kendilerine bir hayat kurduklarına seneler sonra vâkıf olabilecektim. Yaşadıklarını, hayâllerini târiflerine ise; târifsiz üzülecektim. Bu sürecin önce ve sonrasında; benden yaşça büyük kuşağın, Nâzım Hikmet şiirlerini besteleyip çaldıklarında nasıl da “mim”lendiklerini hatırlayanlar da vardır, hiç kuşkusuz. O yıllardan sonra; Adam Smith, Marx, Keynes, Sabri Ülgener, “Bundan kelli” diye devam eder sohbetler, o nesilde.  “Bundan kelli” ne demek? Bu yöresel bir tâbir midir?” diye düşündüğümde; “Bundan kelli”nin yöresel değil, tümüyle Türkçe olduğunu, Ahmed Arif, Nâzım, Özdemir Asaf’ın kullandıklarını öğrenirim. “Tevekkül ile zul”ün tam karşılığının Türkçede olup, olamadığının da farkına varır,  Köy Muallim Mektepleri, Mûsikî  Muallim Mektepleri, Köy Enstitüleri ve öğretmenlerini, Hasan Âli Yücel’i, Âşık Veysel’i, tüm eğitimcileri yâd ederim.

“İkinci Dünya Harbi’nin devam ettiği yıllardan birinde, abimin şiir kitaplarını karıştırırken içinde daktilo ile yazılmış bir şiirin olduğu bir kâğıt çıktı: Bu  şiir, o yaşlarda beni heyecanlandıran ve ezberleyip unutamadığım Nâzım Hikmet’in “Salkım Söğüt”üydü. O yıllarda Nâzım’ı telâffuz etmek bile çok tehlikeliydi; fakat genç ve ilerici şâirlerimiz, onun şiirlerini daktiloda çoğaltarak gizlice el altından dağıtıyorlardı…”, “Oysa günümüzde,  bu dünyaca ünlü şâirimizle gurur duyuluyor ve eserlerini özgürce okuyabiliyoruz; nereden nereye gelmişiz.”, “Kaybolan İstanbul’um, bir mimarın anıları 1947-1957”, “Acı Su Sokak (1947)” satır araları, Enis Kortan, Boyut Yayın Grubu. Babam ile aynı kuşak, Prof. Dr. Enis Kortan, o mimari yüreği ile ne güzel yazmış! Bizim evde de yasaklı idi ve ben çok sonraları tanıdım Selânikli Nâzım Hikmet’i. “Salkım Söğüt”ü ne güzel betimlemiş: “Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını!” 

Eserlerinde memleketimizi öyle detaylı anlatıyor ki (orman, ağaç, bitki, nehir vs.) okullarda coğrafya, tarih derslerinde okutulmalıydı diye düşünüyorum. Orman, ziraat, coğrafya, tarih fakültelerinde de.

“… Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir.  Akarçay Dereboğazı’nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü’nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü’nü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp gider…“, “Nâzım Hikmet Bütün Şiirleri”, Y.K.Y, 10. Baskı., s. 603, 604

Bu dizeleri okuduğumda anneme sormuştum, hele “eflâtun” denince o rengi pek seven anneannemi de andık. “Evet, benim boyumda haşhaş olurdu” deyivermişti. Varlığından ismini alan, 1971 yılına kadar dünyanın en kaliteli haşhaşımız, bu dizelerdeki gibi mi? Ya tadı damaklardaki dip dedemizin üzüm bağları! Annem “Haşhaş tarlalarına kuşlar konmaz, korkuluk da gerekmezdi” de demişti.

İngiltere’deki okullarımda, bahsettiğim uygulama vardı. Öğrencilerin akıllarında daha çok kalıyor. Ayrıca “General Studies” kapsamında seçmeli dersler alırdık. Ben “drama” ve “cooking for pleasure” derslerini seçmiştim. Drama dersi London Nautical’da idi. Trinity House School’daki müdür yardımcısı hocama giderdim her hafta. Bana yol parası verirdi, pasom da vardı ama belli bir cep harçlığı da alırdım.

“Cooking for pleasure” dersi ise bir o kadar önemliydi. Ev ekonomisi ve yalnız kalındığında nasıl ekonomik ve güzel yemekler yapılacağını, davetler, kokteylleri nasıl organize edeceğimizi uygulamalı gösteriyordu.

Yemekler, kekler yapıyor, yaptığımızın yarısını evimize götürüp ailemize tattırıyorduk. Mecburi derslerimiz İngiliz edebiyatı, tarih, commerce gibi derslerdi. Her dönem 5 ders okutulurdu. Ve ben Osmanlı tarihini slayt, film ve belgelerle bu okulumda öğrendim. Gibi nice faydalı yaşanmışlıklar.

Ve… Kim derdi ki Boğaziçi’nde okurken, bir gün Boğaziçi Üniversitesi’nde Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi kurulacak.

Nâzım Hikmet, iyi ki Piraye Hanım’a mektuplar yazmış.

 İyi ki Piraye Hanım saklamış. Nâzım, “oğlum, evladım” dediği, hastalığına üzüldüğü, eğitimi için tavsiyelerde bulunduğu, özellikle Bursa Cezaevi’nde ürettiklerinden kazandıklarını gönderdiği Piraye Hanım’ın oğlu Memet Fuat iyi ki üzerinde çalışmış, emek vermiş, yayınlanmış.

Belki bir yerlerden Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu’nun Nâzım Hikmet’e yazdığı reçeteler de çıkar günün birinde kim bilir. 1939’dan önce iki yıl tedavi etmiş. Ender Hoca 1938 doğumlu olduğuna göre, yani Hoca henüz yeni evli.

Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay Hoca ile irtibatta kalmış Nâzım, şurup göndermiş. Rahat uyusun diye. Fahrettin Kerim, Haydar dedemin dostuymuş. Anılarını yazmıştım.

Nâzım Hikmet, Piraye’ye Mektuplar’dan 

1 Haziran 1933

Home dergilerinden kübik modelleri olanlardan rica ediyor.

Oda takımı yapmak istiyor. Bursa’da 3 ay kalacağını düşünüyor.

Mektupların içine 6 kuruşluk pul koymasını rica ediyor.

İpekçiler’den “Bin Bir Geceden Bir Gece” 25 lira almış.

İpekçiler’den İhsan. “Karım Beni Aldatırsa” filminin plaklarının parasını soruyor.

“Cici Berber”, “Söz Bir Allah Bir”, “Leblebici”nin senaryo paralarını soruyor.

Üç senaryo için 750 lira alacağı olduğunu yazıyor.

Muhsin, Piraye’ye 180 franklık bir çek göndermiş, “aldın mı?” diye soruyor.

Muhsin, “Bataklı Damın Kızı” senaryosunu çekmeye başlamış. Senaryodan memnun kalmış, parayı göndermiş.

Tercüme yapıyor.

Kitapçıdan para gelmiş. Piraye’ye 120 lira göndermiş.

Muhlis Sabahattin ziyaretine gelmiş.

Ertuğrul Muhsin’den mektup almış. Londra’dan kartpostal göndermiş, mutlu olmuş.

Darülbedai operet artistlerinden İstanbul Sokakları’nı oynayan Semiha gelmiş.

Bir operet yazıyormuş. “Darülbedayi ister mi?” diye soruyor.

“Sarı Zeybek’ten kalma alacak vardı ne oldu?” diyerek takip ediyor. Şiirler yazıyor. Resim yapıyor.

İstanbul Tevkifhanesi’nde Muallim Selim Sırrı beraber yatmış. Selim Sırrı’nın gözleri kör olmuş. Ameliyat için hapishane hastanesine kaldırılacakmış. Üzülüyor.

Harıl harıl İngilizce çalışıyor. Piraye biliyor diye. Türkçe-İngilizce lügat ve hafif bir roman rica ediyor.

Türkçe gazete-roman rica ediyor.

“Berlitz – First Book” bitirmiş. Tekrar İngilizce roman istiyor.

“Üç Silahşörler”, “Josef Balsamo” okuyor.

Parisli bir kitapçıdan kitaplarını basmak için teklif gelmiş.

Borçlarına çok sâdık. Sıkı takip ediyor ve gününü geçirmekten korkuyor.

Piraye’nin oğlu ve kızını benimsemiş. “Oğlum, yavrularım” diye hitap ediyor. Hastalıklarına üzülüyor. “Evlat sahibi olmanın gitgide zevkine varıyorum” diyor.

Piraye’ye hem para gönderiyor hem Bursa’nın ürünlerinden. Kestane göndermiş.

7 ay sonra çıkma ümidini kaybetmiş.

Palto, yün çorap, iç gömleği, don, kabilse yünlü don ricası var. Çorabını yamıyor. Ucuz mavi veya siyah işçi pantolonu, 2 çift köylü çorabı istiyor. Piposunu, adi cinsten yerli pipo tütünü, küçük paket iyice pipo tütünü rica ediyor. “Keyfime payan olmaz” diyor. Mavi en ucuzundan boyuna göre tulum rica ediyor.

Vedat yumurta vs. göndermiş. Ziyaretine gelmiş, 6 lira vermiş, 1 lirası ile pul almış. Erzak gönderilmiş. “Fifi pasta getirecek” diyor.

Muhsin tütün göndermiş.

Son Posta, Milliyet gazeteleri geliyor.

Sıhhati yerinde. Ön dişi kırıldığına üzülüyor. Piraye’nin karşına öyle görünmek istemiyor. Siyatik ağrıları oluyor bazen.

1938 Ankara

“Haber gazetesinden parayı alabildin mi?” diye soruyor. İpekçiler’e “Ali Baba” hariç 8 film yapmış.

“Mukavelesi 12 film. 12 film 1800 lira. 8 film 1200 lira” diye bahsediyor.

İstanbul Senfonisi filminin Avrupa satışına ortak.

Küçük Samiye portakal ve kitap göndermiş.

Tıraş takımı, fanila don göndermiş Piraye. Temiz not defteri, İş Bankası defterleri, Piraye’deki gibi Pardayanlar tarzı roman, evdeki iskarpinlerini rica ediyor.

29 Mart 1938

15 seneye mahkûm edilmiş.

Dreyfus hadisesine benzetiyor.

Bunu “Nâzım Hikmet’in imhası” olarak betimliyor.

Osman İpekçi ziyaretine gelmiş.

Halası kabak çekirdeği, peynir, tütün, çiğ köfte vs getirmiş. Ara sıra para gönderiyor. Sare teyzesi ikide bir geliyormuş.

Şükrü Kaya’ya mektup yazmış.

Sinop, Diyarbakır’a (iş olmayan) sürülmek endişesi var.

Sivil cezaevine nakledilmiş.

Daha sonra Silivri. Erkin Gemisi. Zarfın tarihi 18.7.1938

Atatürk’ün hasta olduğu dönem. Dört ay sonra maalesef kaybediyoruz.

1939

Yemek pişirmiş. Nefis terbiyeli soğanlı çömlek kebabı. Soğan suyuna yapılmış mercimek püresi. Haydar Bey de irmik tatlısı yapmış. Haydar Bey’in evinden lahana dolması gelmiş.

Ihlamur içmeyi, kokusunu çok seviyor.

Piyeslerini, Unutulan Adam’la Kafatası’nı rica ediyor.

Haydar Bey’in odasında balık, salata, komposto yemişler. “Mükellef” diyor. Haydar Bey kahve yapıyormuş. “Localarda üç insan bir kediyiz” diyor. Kedinin başının yarısı siyah, yarısı beyazmış ve gebe imiş.

Siyatiğini Fahrettin Kerim tedavi etmiş. Osman Cevdet de iki sene tedavi etmiş. Yazıhanesi Beyoğlu Tünel’de imiş.

Gemiden Sultanahmet’e nakledilmiş.

İstanbul Tevkifhanesi, 11 Temmuz 1939

“Çerkes tavuğu pek nefis olmuştu” diyerek güzel dileklerde bulunuyor.

1940 Çankırı Cezaevi

Piraye’nin mektup üslubundaki sanat ve kabiliyetini dile getiriyor.

Çankırı’nın yoğurt ve pekmezini beğenmiş.

Pasternak’ın şiir kitaplarından aldıysa Piraye, birinci cildini rica ediyor.

Halasından 20 lira gelmiş. Leman gazeteleri muntazam gönderiyormuş.

Beethoven’ı dinlemişler. “Piyano iyiydi” diyor.

Kemal’le hiç yazılmamış bir köy romanı yazmayı düşünüyorlar.

Haşet Kütüphanesi’nden Fransızca felsefe, ekonomi, iktisat, tarih kitapları rica ediyor.

Karl ve Engels’in felsefe ve iktisat kitaplarını zevkle okuduğunu, Piraye’nin bildiğine değiniyor.  Bence takdire şayan bir karakteri daha: “Haşet’e Selma’yı gönder, Vecihi seni tanır, kitapları bedava vermek ister” demesi.

Halası ayda 25, annesi 15 lira gönderecekmiş, Piraye Çankırı’da ev tutarsa. Bunun için planlama yapıyor. Kiralık her evde elektrik yok. Elektrikli bir ev bulunmuş. Aylık kirası 7 lira imiş. “İstersen kedini de getir” diyor. Tahta kurusu için fitil ve cibinlik tavsiye ediliyormuş. Ancak anlayabildiğim; Piraye’nin Çankırı’daki eve yerleşemediği ve boşa kira parası ödendiği.

Müdürün zarif bir insan olduğunu yazıyor.

Yalova Opereti’ni beraber yaptıkları Hasan Ferid Alnar ziyaretine gelecekmiş. Acil tercümesi yapılması lazım gelen operalar varmış. Bin liralık bir işmiş.

Kurşunkaleminin ucu bitmiş, Mont-Blanc kurşunkalem ucu rica ediyor.

Yazdığı mektubunun talihli olduğunu düşünüyor. Öyle güzel betimlemiş ki nedenlerini. Mektupları yol kat ediyor, sevdiğine ulaşıyor.

Burhan Toprak’ın “Yunus Emre” kitabıyla, Karacaoğlan’ın divanını, şiirlerini rica ediyor.

Resim yapıyor.

Münir Nurettin plak göndermiş.

Kemal Tahir, “Sevgili yengeciğim” diye bir mektup yazmış Piraye Hanım’a.

Bazı Pravda ve İzvestiya’ları rica ediyor.

Nâzım Piraye’ye “münekkidim” diyor.

Korelli mecmua ve roman göndermiş.

Saç makası rica ediyor, dikiş işine de yararlı olacağını yazıyor.

İki üç şişe mürekkepli kalem, Stylo mürekkebi, kurşun uç rica ediyor. Ferid Alnar’dan Tosca’nın ikinci perdesini bekliyor.

“Bizim kediler ikileşti” diyor. Erkek kardeşini de almışlar. Aynı beyazlıkta, daha güzel imiş.

“Yunus ve Ceviz Ağacı”, “Nigar ile Mustafa” serisine davam ediyor.

“Memet’imin sünnet düğünü” diye hitabı çok sevecen. Hediye düşünüyor. “Suzan’ın elbisesi yetişecek mi” diye soruyor. Pek de üvey değil öz babadan da öz. Bence. Nazım Hikmet’in saygı duyulacak, örnek alınacak yönleri. “Oğlum Memo” diye ayrıca mektup yazıyor.

Siyatiğinden dolayı kaplıcalar mıntıkasına nakli yapılması için dayısının emri olduğundan bahsediyor. Aslında Çankırı’dan, cezaevi yönetiminin, doktorların zarafetinden, anlayışından memnun.

Babam her yaz Bursa’ya da götürürdü bizi. Edinburgh’tan İstanbul’a gelen dostlarımız Thomson ailesini bir yaz Bursa’ya da götürmüştü. Uludağ’ın florası ile ilgili de çalışmaları vardı. Yaz tatillerimiz araştırma gezileri gibi idi aslında. Çelik Palas’ta banyo almayı pek severdi Bahriye anneannem. Dedemin bir arkadaşının otelinde de kalırdık. Annem ipekçilerden çok güzel kumaşlar alırdı. Babam da şeftaliye ve Bursa İskender’e doyardı. “II. Uluslararası Balkan Flora ve Vejetasyonu Sorunları Sempozyumu” tez (bitirme projesi raporu) konularımdan biri idi. Sempozyum içindeki gezi Uludağ’a olmuştu. Bu bir aile alışkanlığı idi. Babaannem ve halam kumaş almaya Bursa’ya giderlermiş. Babaannemin annesi Seher Hanım’ın romatizmalarına iyi geldiği

için ailece Bursa’da Çelik Palas’ın yanında Kükürt Palas’ta 15 günlük kür için kalırlarmış. Fotoğrafları arşivimizde. Sadece Bursa değil tabii. Başta Afyon, Tuzla şifalı suları…

Ferid gelmiş. İkinci perdeyi yapmışlar.

Bir şiir yazmış.

“Terzilerin makinası Singer. 1897 model” güzel bir betimlemesi. Bahriye anneannem ile Nevzat babaannemin Singer makinalarının modelleri ne idi acaba?

“Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” diye bir yazıya başlamış.

Bir kasket rica ediyor. Kafasını ölçmüş. 57 cm.

Küçük Samiye ve halasından 15’er lira gelmiş. “Kasketi kaça aldığını bildir” diyor.

Bursa’ya sevki için Ankara’dan emir gelmiş.

Semiha gelmiş. Carmen operasının tercümesi varmış. Tosca’yı çok beğenmişler.

Bursa’dan Piraye’ye 20 lira göndermiş. “Aldın mı” diye soruyor.

Suzan ve Leylâ’ya iki sandık yaptırmış. Suzan’ınki cevizden, üstünde S yazılı, Leylâ’nınki kırmızı gürgenden. Ağaç bilgisine saygı duyuyorum.

Falih Rıfkı tercüme için roman gönderecekmiş.

Fasılasız portre yapıyor.

Annesi ve Samiye ziyaretine gitmişler. Annesi çorap, Samiye bir gömlek getirmiş. Piposunu. Annesinin vereceği guvaj boya, Fransızca Türkçe roman rica ediyor.

Bursa’da banyoya giderken kelepçeli haline müdür bey üzmüş.

“Opera tercümesine mahsuben 30 liran var” diyor Piraye’ye.

Memet’ten ricası: cila için gomalak alması.

Selma’dan buzlu 13×18 cm fotoğraf camı istemiş.

1941

100 lira göndermiş Piraye’ye. Tercümeden bakiye 122.50 lira imiş. 22.50 kendisine alıkoymuş. Yolladığı parayı sağlığına ve gıdasına harcamasını tavsiye ediyor.

Semiha ve şair Behçet Kemal’den mektup almış. Tercüme için kitap gönderecekmiş. Marangozhanede Piraye’ye hediye için çalışıyor.

Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Yazdığı Mektuplarının İçindeki “Osman Cevdet” Detayı

 Nâzım’ın mektuplarının içindeki “Osman Cevdet” satırı ile kıymetli bir hocamızı anma olgunluğuna, bilgisine gelebilmek beni mutlu ediyor. Bir tiyatro eserini izlerken kelimelerin derinliğine vakıf olmak da. Bu benim için çok büyük bir zenginlik. Bende emeği olan büyüklerime şükran borçluyum.  Ancak önemli bir konuya da değinmeden edemeyeceğim. Ailelerimizde, okullarımızda ve uzun mesleki iş hayatımızda bize öğretilmeyen: Emeklilik vakti geldiğinde nasıl bir hayat süreceğinin planlanmaması.  Bunu babamda üzülerek yaşadım. Kendini fakültesine, arboretuma, mesleğine vakfetmişti. İlk sinemacılardan dedem Haydar Sarıali’den iki dağı içeren, kaynak suyu çıkan büyük bir çiftlik, Cumhuriyet’in ilk yıllarında vergi mükellefi, modaevi sahibesi babaannem Nevzat Yaltırık’tan dört katlı cumbalı bir apartman kalmıştı. Emekliliğinde en bildiği özel arboretum kurma işini yapabilirdi. Bu bana ders oldu. 2010 yılından başlayarak

emeklilik için plan yapmaya odaklandım. Divan Oteli’nden saat 18.00’de çıkıp, doğruca okulum Boğaziçi’ndeki BÜMED’e Prof. Dr. Murat Gülsoy’un “Yaratıcı Yazarlık” derslerine gittim. Gece hiç televizyon izlemedim, pek aram da yoktur zaten. Ödevlerimi yaptım. Kitaplarımı düzene sokmaya başladım. 2017 yılında RE Books Arts’ı kurdum. İTO’ya üye oldum. Kitap kayıtlarım devam ediyor. Çizimlerimle yurt içi yurt dışı sergilere katıldım.  Babam adına Prof. Dr. Faik Yaltırık Bursu’nu TOD ile başlattık. Babamın tüm kitaplığına, kayınpederim Saffet Ural’ın tüm resim ve fotoğraf arşivine sahip çıktık.  Şimdiki hedefim üç mekândaki kitaplık odamı birleştirebilmek, imkânlarım elverdiğince üretmeye devam edebilmek.

Bitirmiş olduğum “Mimar Sinan ve “Devletin Evi Saray” ile Prof. Dr. Metin Sözen’in Ardından” yazımı Ocak 2026 sonu gibi yayınlayacak, Metin amcayı anacağız, mimarinin, sanat tarihinin ülkemizdeki gelişimini okuyacağız.

Kedi ile başladık yazımıza kedi ile bitirelim: Kediler her nedense daha çok yazar, çizerler ile özdeşiyor ya da kaleme aldıkları, çizdikleri için bilebiliyoruz. İsimleri de ilginç. Ülkemizde ve İngiltere’de kedili evlerde büyümüş olduğum için özellikle yavru hallerini, oyunculuklarını pek severim. Ailemizdeki at, kedi, köpek, tavşan, kuş, balık sevgisini, yine pek sevdiğim kaplıcaların, kaplıca-sağlık turizminin önemini vurgulayan yazılarımı, uzun zamandır emek verdiğim “Ahmet Cevdet Paşa ile Katman Katman Suadiye-Çatalçeşme” de bittiğinde yayınlarız kısmetse.

“Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu” yazım, sürpriz bir tesadüfle Nâzım’ın (15 Ocak 1902, Selanik – 3 Haziran 1963, Moskova) doğum gününe denk geldi. 

Bursa anılarında “Mercan oğlumuz” dediği ve Piraye Hanım’a gönderdiği sevimli tavşanı, Memo adını verdiği kafesinden uçan, karanfillerin üstüne konduktan sonra üç gün üç gece civardaki kavakların, cevizlerin üstünden tekrar kafesine dönen kanaryası, içmekten haz aldığı ıhlamuru, verdiği lezzetli, kuvvet verici yemek tarifleri, okuduğu, tercüme ettiği, yazıp, çizdiği, tavsiye ettiği dünya edebiyatı, tekstil-moda, denizcilik, ağaç bilgi ve sevgisi, “son ve ilk sözüm” dediği “Yaşasın Türk millet, yurdum, namuslu insanlarım ve bahtiyarlığa layık dünyam”dır ile anıyorum.

Güzel sürprizlerle dolu bir yıl olsun 2026.

 

 

Önceki Yazı

Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

Rengigül Ural

Rengigül Ural

Plugin Install : Widget Tab Post needs JNews - View Counter to be installed
  • Popüler
  • Yorum
  • En Son
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

21 Kasım 2024
İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

4 Eylül 2024
Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 28 Temmuz-3 Ağustos Gökyüzü Gündemi

Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 2024’de Burçları Neler Bekliyor?

27 Temmuz 2025
Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

22 Ocak 2024
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

0
Duygu Şengül: Türkiye’de kadının var olma sorunu

Duygu Şengül : Duygu’sal Aforizmalar

0
Ayşe Demir: DO-ra-to

Ayşe Demir: DO-ra-to

0
Buket Keskinol: Toprak Ana Gaia

Buket Keskinol : İskenderunlu olmak

0
Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-1

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-2

13 Ocak 2026
Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

13 Ocak 2026
Tijen Mergen’in, “Yedi Kere Düş, Sekiz Kere Kalk” Kitabı raflardaki yerini aldı

Tijen Mergen’in, “Yedi Kere Düş, Sekiz Kere Kalk” Kitabı raflardaki yerini aldı

13 Ocak 2026
“Savaşın Çocukları” Eseri avlı sanat’ta yerini aldı

“Savaşın Çocukları” Eseri avlı sanat’ta yerini aldı

13 Ocak 2026

Son Yazılar

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-1

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-2

13 Ocak 2026
Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

13 Ocak 2026
Tijen Mergen’in, “Yedi Kere Düş, Sekiz Kere Kalk” Kitabı raflardaki yerini aldı

Tijen Mergen’in, “Yedi Kere Düş, Sekiz Kere Kalk” Kitabı raflardaki yerini aldı

13 Ocak 2026
“Savaşın Çocukları” Eseri avlı sanat’ta yerini aldı

“Savaşın Çocukları” Eseri avlı sanat’ta yerini aldı

13 Ocak 2026
Güncel Kadın

Güncel Kadın

Sosyal Medya

Kategoriler

  • Anasayfa
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Genel
  • Güncel Haberler
  • Güncel Sağlık
  • Güzellik
  • İş Dünyası
  • Magazin
  • Moda
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Sanat
  • Yaşam
  • Yazarlar

Son Haberler

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-1

Nâzım Hikmet ve Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu/Rengigül Yaltırık Ural-Bölüm-2

13 Ocak 2026
Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

Türkiye Magic Festival, Sihrin Olimpiyatlarını İstanbul’a taşıyor

13 Ocak 2026
  • İletişim: info@guncelkadin.com.tr

© 2023 Güncel Kadın.

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj

© 2023 Güncel Kadın.