İnsan bazen kendi iç mimarisinde dolaşan bir yabancıya dönüşür. Duvarlarını kendisinin ördüğü bir yapının içinde, hangi kapının çıkış olduğunu unutmuş gibi. Zaman ilerler, fakat bazı anlar ilerlemez. Bir düşünce, boğazda takılı kalmış bir cam kırığı gibi, ne yutulur ne de çıkarılır.
Dünya sürekli hareket eder. Saatler döner, şehirler büyür, insanlar konuşur. Ama insanın içindeki sarkaç çoğu zaman başka bir ritimde salınır. Dış dünyanın düzeniyle ilgilenmez. Onun kendi matematiği vardır; biraz kırık, biraz eğri, biraz da inatçı.
Bazı insanlar dengeyi düz bir çizgide arar. Hayatın pürüzsüz bir yol olması gerektiğine inanırlar. Oysa denge çoğu zaman düz bir zeminde bulunmaz. Denge bazen uçurumun kenarında, ayakların titrediği o dar çizgide ortaya çıkar. İnsan orada, düşme ihtimaliyle birlikte yaşamayı öğrenir.
Çünkü insan garip bir varlıktır. Kendi yaralarını inceleyen, kendi karanlığını merak eden tek canlıdır. Bir düşünceyi parçalarına ayırabilir, sonra o parçaların içinde kendini kaybedebilir. Bazen bir cümle bile insanın içindeki bütün haritayı değiştirmeye yeter.
Zamanı öldürdüğünü sananlar vardır. Boş bakışlarla geçen saatler, amaçsız dolaşan günler… Ama zaman kolay kolay ölmez. Aslında olan şey daha basittir: insan, fark etmeden kendi içindeki bir parçayı eksiltir. Bir gün geriye dönüp baktığında, eksilen şeyin tam olarak ne olduğunu hatırlayamaz; sadece boşluğunu hisseder.
Belki de mesele dengeyi bulmak değildir. Belki mesele, dengesizliğin içinde ayakta kalmayı öğrenmektir. Çünkü hayat hiçbir zaman simetrik değildir. İnsan da değildir. Hepimiz biraz eğri, biraz kırık, biraz da eksik inşa edilmiş varlıklarız.
Ama tuhaf bir şekilde tam da burada, bu kusurlu yapının içinde bir tür denge doğar. Kusursuz değil, sakin değil, hatta güvenli de değil. Ama gerçek.
Ve bazen insan kendini şu cümlede tanır:
Ben, kendi uçurumunda dengesini bulan o asimetrik sarkaç.













