• İletişim: info@guncelkadin.com.tr
Güncel Kadın
Advertisement
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
Güncel Kadın
No Result
View All Result

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

Esra Tanrıverdi by Esra Tanrıverdi
3 Kasım 2026
in Yazarlar
0
Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü
0
SHARES
16
VIEWS
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp PaylaşLinkedin'de PaylaşPaylaşPaylaş

Bir şeker çocuğunun gözünden üretimin, emeğin ve Cumhuriyet’in fabrikalarının hikâyesi…

Sevgili okurlarım,

Bazı insanlar çocukluklarını bir şehirle anlatır, bazıları bir sokakla… Benim çocukluğumun adı şeker fabrikalarıdır.

Şeker fabrikalarının düdüğünde, pancar yüklü kamyonlarda, lojmanların arasındaki yollarda saklıdır çocukluğum. Sinema salonunda, yüzme havuzunda, komşumuzun sofrasında, birlikte büyüdüğümüz işçi ve memur çocuklarının seslerinde… Aynı okullarda okur, aynı havuzda yüzer, aynı sahalarda oynardık. Babalarımızın unvanları farklı olsa da biz çocuklar aynı haklara, aynı imkânlara sahiptik. Eşitliği bir kavram olarak öğrenmeden önce hayatın içinde yaşamıştık. Bu yüzden şeker fabrikaları hakkında ne zaman bir şey okusam yalnızca bir sanayi kuruluşunu düşünmem. Babamı düşünürüm. Arkadaşlarımı, evimizi, ait olduğum dünyayı…

Ben bir şeker çocuğuyum. Şeker fabrikaları bizim için vatandı, evdi, ocaktı.

Ziraat Fakültesinden mezun olur olmaz Türkiye Şeker Fabrikaları’nda çiçeği burnunda bir mühendis olarak işe başlamış babam. Ziraat yüksek mühendisiydi. Kesintisiz tam otuz beş yıl aynı kuruma emek vermiş; şef, uzman, ziraat müdürü ve fabrika müdürü olarak görev yapmıştı.

Ne iş yaptığını soranlara kendine özgü bir ifadeyle cevap verirdi: “Kargadan başka kuş, pancardan başka iş bilmem.”

Dile kolay, otuz beş yıl… Köy köy, kasaba kasaba dolaşmış; çiftçiye pancarı anlatmış, üretmeye ikna etmişti. Van-Erciş ve Muş şeker fabrikalarının kuruluşunda görev almıştı. Bizim evde pancar, sofradaki şekerden çok daha büyük bir anlam taşırdı. Babamın emeğiydi, çiftçinin geçimiydi, bir memleketin kendi ayakları üzerinde durma çabasıydı.

Babamın makamı vardı, bizim ayrıcalığımız yoktu

Bir çocuğun gözünde babası zaten büyüktür. Ben büyüdükçe babamın asıl büyüklüğünün makamında olmadığını anladım.

Devletin malını emanet bilirdi. Makam arabasını ailesinin özel işleri için kullandırmazdı. Kendisine teklif edilen rüşvetleri geri çevirirdi. Müdürün ailesi olmayı, kurallardan muaf olmak için bir gerekçe saymazdı.

Kolonide (yaşam yeri) çimlere kaçan toplar konusunda bekçinin katı bir uygulaması vardı. Benim topum da her zaman bundan nasibini alırdı. Babamın bekçiye söylediği cümleyi unutamam:

“Çimene kaçan top olursa önce benim kızın topunu keseceksin!”

O günlerde bir çocuk olarak buna içerlerdim elbette. Ama babamın vermek istediği mesajı büyüyünce daha iyi anladım: Müdürün çocuğu olmak, başkalarının uymak zorunda olduğu kuralları çiğneme hakkı vermezdi.

Öyle müdür kızıyım diye şımarmak ne mümkün! Koca 10 bin kişilik bir fabrika düşünün.

Bahçeli lojmanlarda, dönemin koşullarına göre pek çok imkâna sahip evlerde büyüdük (dubleks villalarda, daha 1980’li yıllarda her daim sıcak suyu olan evlerde…). Babam ise sahip olduğumuz hiçbir imkânı kişisel üstünlük sanmamıza izin vermedi. Kamuya ait olanı korumayı, görevini dürüstçe yapmayı ve kimsenin hakkına el uzatmamayı yaşayarak öğretti.

Bugün kendisini düşündüğümde unvanlarından önce bu tavrı gelir aklıma. Bir de son nefesine kadar yakasında taşıdığı, gönülden bağlı olduğu kurumunun rozeti…

Fabrikanın kapısından girince bir hayat başlardı

Bizim yaşadığımız şeker fabrikalarında hayat, mesai saatlerinden ibaret değildi.

Okul vardı, kreş vardı, cami, hastane, market vardı. Sinema salonu, havuz, spor sahaları, sosyal tesisler, kamp alanları… Çocuklar birlikte okula gider, birlikte oynar; büyükler birbirlerinin sevincini de sıkıntısını da bilirdi.

Fabrikanın çiftliğinden gelen sütü, yoğurdu, yumurtayı hatırlıyorum. Sabah kapımıza ulaşan ürünleri, sofralarımızı, komşuluklarımızı… Üretimin içinde yaşardık. Soframıza gelenin arkasında bir toprak, bir çiftçi, bir işçi olduğunu görürdük.

Sosyal tesislerde buluşur, birbirimizin evine girip çıkardık. Bir arkadaşımızın babasının işçi, diğerinin memur olması çocukluğumuzun arasına mesafe koymazdı. Bizi birbirimize bağlayan, aynı hayatı paylaşıyor olmamızdı.

Elbette geçmişin her gününü kusursuz ilan edemem. Ancak benim hatırladığım dünyada insanları bir arada tutan güçlü bir aidiyet vardı. Bir komşumuzun kapısını çalarken yabancılık çekmezdik. Arkadaşımızın annesi bizi de kendi çocuğu gibi gözetir, sofraya bir tabak daha koyardı.

Görgüyü de yalnızca anne babamızdan öğrenmezdik. Komşumuzun sofrasında, büyüklerimizin yanında, arkadaşımızın evinde öğrenirdik. Selam vermeyi, teşekkür etmeyi, bir başkasının hakkını gözetmeyi… Bir çocuğun yetişmesine koca bir çevre eşlik ederdi.

Şeker fabrikaları bizim için bir okuldu.

Cumhuriyet’in kalkınma fikrinin içinde büyüdük

Türkiye’de şeker sanayisinin ilk adımları, 1926’da üretime başlayan Alpullu ve Uşak fabrikalarıyla atıldı. Ardından Eskişehir ve Turhal geldi. Bu dört fabrika, 1935’te Türkiye Şeker Fabrikaları çatısı altında birleşti.

Bu tarihleri okurken gözümün önüne yalnızca binalar ve makineler gelmiyor. İş öğrenen insanlar, toprağını ekip biçen çiftçiler, düzenli bir gelire kavuşan aileler geliyor.

Alpullu, Turhal, Susurluk ve daha nice yerde fabrikayla birlikte bir hayat gelişirdi. Üretim, bulunduğu şehre ve kasabaya yayılır; insanlara iş, meslek ve gelecek sunardı. Fabrikanın sosyal imkânları da o hayatı zenginleştirirdi. Çocuklar sporla, sanatla, sinemayla tanışır; aileler ortak alanlarda bir araya gelirdi.

Babam gibi mühendislerin köy köy dolaşması da bunun içindi. Bir fabrikayı kurmak kadar, o fabrikayı yaşatacak üretimi ve güveni kurmak gerekiyordu. Çiftçinin toprağına emek vermesi, ürettiğinin karşılığını alacağına inanması gerekiyordu.

Biz çocukken bütün bunların adına kalkınma dendiğini bilmezdik. İçinde yaşadığımız hayatın doğal düzeni sanırdık.

Bir kurumun değeri yalnızca bilançosuyla ölçülür mü?

Yıllar önce şeker fabrikaları üzerine yazarken özelleştirmelere, satışlara, üretimin geleceğine ilişkin kaygılarımı dile getirmiştim. Bugün de aynı soruyu soruyorum:

Bir fabrikanın değerini hesaplarken neleri hesaba katıyoruz?

Makineyi, arsayı, binayı saymak kolay. Peki, kuşaktan kuşağa aktarılan meslek bilgisini nasıl hesaplayacağız? Çiftçinin üretmeye devam edebilmesini, yetişen teknik insanları, bir ilçenin sosyal hayatını hangi haneye yazacağız?

Elbette her kurum iyi yönetilmeli, kaynaklarını doğru kullanmalı, kendini yenilemelidir. Verimlilik de hesap verebilirlik de gereklidir. Fakat yılların emeğini değerlendirirken bütün bunları yalnızca satış bedeline indirgemek, o kurumun memleket hayatındaki yerini eksik görmektir.

Benim itirazım, üretimin ve kamu yararının geriye itilmesine. Birlikte kurulmuş bir hayatın yalnızca ekonomik bir işlem gibi ele alınmasına…

Çünkü üretim kültürünü kaybettiğinizde yeniden kurulması gereken şey yalnızca fabrika binası olmuyor. Dağılan bilgiyi, birbirinden kopan insanları, yitirilen güveni yeniden bir araya getirmek de gerekiyor.

İnsan çocukken içinde yaşadığı dünyanın kıymetini tam bilemiyor. Her yerde böyle sanıyor. Komşuluğun, paylaşmanın, birlikte büyümenin kendiliğinden var olduğunu düşünüyor.

Sonra anlıyor: O hayatı kuran bir anlayış, sürdüren bir emek varmış.

Cumhuriyet’in kaleleri yalnızca hatıralarda kalmamalı

Şeker fabrikalarına duyduğum bağlılık, yalnızca çocukluğuma duyduğum özlemden ibaret değil. Bu fabrikalar, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Cumhuriyet’in ilk büyük sanayi adımları arasında yer alan, ülkenin üretme ve ekonomik bağımsızlığını güçlendirme iradesini taşıyan kuruluşlardı.

“Her fabrika bir kaledir.”

Bu söz, o kuruluşların memleket için taşıdığı anlamı ne güzel anlatıyordu.

O kalelerin içinde çiftçinin umudu, işçinin alın teri, mühendisin bilgisi vardı. Babamın otuz beş yılı vardı. Köy yollarında geçen günleri, kuruluşunda görev aldığı fabrikalar, yakasından çıkarmadığı rozeti vardı.Yıllar içinde özelleştirmelerle kamuya ait şeker fabrikalarının sayısı azaldı; bugün Türkşeker bünyesinde on dört şeker fabrikası bulunuyor. Özelleştirme ile kapanma aynı şey değil elbette. Ancak üretimin durduğu, yılların birikiminin dağıldığı, o ortak yaşamın kaybolduğu her yerde Türkiye’nin kaybı büyüktür.

Babamın ve onun gibi binlerce insanın ömrünü verdiği bu kurumları düşündükçe içim sızlıyor. Bunca emeğin korunmasını, değerinin bilinmesini istiyorum. Bir fabrikanın üretimden çekilmesinin etkisi kapısında kalmıyor; tarlaya, eve, sofraya, çocukların geleceğine kadar uzanıyor.

Cumhuriyet’in kaleleri bir bir düşerken yalnızca fabrikaları kaybetmiyoruz; üretimin etrafında kurulan hayatları, kuşakların emeğini ve ortak hafızamızı da kaybediyoruz. Babamın otuz beş yılını verdiği o dünyanın bir hatıraya dönüşmesine içim razı olmuyor.

Kaleler düştü, Türkiye’nin şekeri düştü…

Önceki Yazı

Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

Esra Tanrıverdi

Esra Tanrıverdi

Plugin Install : Widget Tab Post needs JNews - View Counter to be installed
  • Popüler
  • Yorum
  • En Son
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

21 Kasım 2024
İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

4 Eylül 2024
Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 28 Temmuz-3 Ağustos Gökyüzü Gündemi

Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 2024’de Burçları Neler Bekliyor?

27 Temmuz 2025
Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

22 Ocak 2024
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

0
Duygu Şengül: Türkiye’de kadının var olma sorunu

Duygu Şengül : Duygu’sal Aforizmalar

0
Ayşe Demir: DO-ra-to

Ayşe Demir: DO-ra-to

0
Buket Keskinol: Toprak Ana Gaia

Buket Keskinol : İskenderunlu olmak

0
Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

3 Kasım 2026
Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

3 Kasım 2026
Duygu Şengül: Zamanın teninde

Duygu Şengül: Zamanın teninde

3 Kasım 2026
Eşitlik yolunda 40 yıldır aynı tempoda: KEDV, İstanbul maratonu’nda 460 koşucusuyla eşitlik için koştu

Eşitlik yolunda 40 yıldır aynı tempoda: KEDV, İstanbul maratonu’nda 460 koşucusuyla eşitlik için koştu

2 Kasım 2026

Son Yazılar

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

3 Kasım 2026
Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

3 Kasım 2026
Duygu Şengül: Zamanın teninde

Duygu Şengül: Zamanın teninde

3 Kasım 2026
Eşitlik yolunda 40 yıldır aynı tempoda: KEDV, İstanbul maratonu’nda 460 koşucusuyla eşitlik için koştu

Eşitlik yolunda 40 yıldır aynı tempoda: KEDV, İstanbul maratonu’nda 460 koşucusuyla eşitlik için koştu

2 Kasım 2026
Güncel Kadın

Güncel Kadın

Sosyal Medya

Kategoriler

  • Anasayfa
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Genel
  • Güncel Haberler
  • Güncel Sağlık
  • Güzellik
  • İş Dünyası
  • Magazin
  • Moda
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Sanat
  • Yaşam
  • Yazarlar

Son Haberler

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

Esra Tanrıverdi: Türkiye’nin şekeri düştü

3 Kasım 2026
Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

Berna Şahin’den Kadınların kuşaklara yayılan mücadelesini anlatan roman: Melekler de Zar Atar

3 Kasım 2026
  • İletişim: info@guncelkadin.com.tr

© 2023 Güncel Kadın.

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj

© 2023 Güncel Kadın.