Onur, gurur, vicdan, haysiyet, şeref… Bu kelimeler hâlâ dilimizde dolaşıyor ama hayatımızda ne kadar yerleri kaldı? İnsanlar bir gün söylediklerinin ertesi gün tersini savunuyor; dün elini sıktığına bugün çelme takıyor. Çıkarı değişince sözü, dostluğu, safı da değişiyor. Sonra bütün bunlara “hayatın şartları” deyip geçiyor.
Hayır. Her şeyin bir adı var. Sözünden dönmenin adı döneklik. Menfaati için insan harcamanın adı fırsatçılık. Haksızlığı görüp susmanın adı korkaklık. Bunları cilalayıp “strateji”, “uyanıklık” ya da “değişen koşullara uyum” diye sunmak, gerçeği değiştirmiyor. Sadece insanın kendi yüzüne bakmasını zorlaştırıyor.
Fikrini değiştiren insanı suçlamıyorum. İnsan öğrenir, yanılır, düşünür ve değişir. Ama dün savunduğunu bugün çıkarı için inkâr ediyorsa; dün “asla” dediğini bugün hiçbir açıklama yapmadan yapıyorsa, bu değişim değil, ilkesizliktir. İnsan yanıldığını söyleyebilir. Özür dileyebilir. Ama her dönüşünü akıllılık diye pazarlayanın adı akıllı değil, güvenilmezdir.
Hannah Arendt, kötülüğün yalnızca canavarca görünen insanların işi olmadığını; düşünmeden, yargılamadan ve sorumluluğu başkasına bırakarak da kötülüğe ortak olunabileceğini gösterdi. “Kötülüğün sıradanlığı” kavramı, kötülüğü hafife almak değildi. Arendt’in uyarısı şuydu: İnsan yaptığı şey üzerine düşünmeyi bıraktığında, başkasının acısını görmezden geldiğinde, “Ben sadece işimi yaptım” diyerek sorumluluktan kaçtığında vicdan da susabilir.
Bugün de herkesin ağzında hazır bir kaçış cümlesi var: “Herkes böyle yapıyor.” “Ben mecbur kaldım.” “Şartlar değişti.” “Kendimi düşünmek zorundaydım.” İnsan, yaptığı haksızlığı açıklamak için cümle bulmakta zorlanmıyor; yalnızca onun sorumluluğunu üstlenmekte zorlanıyor. Mazeret üretmek kolay. Aynaya bakıp “Evet, bunu ben yaptım” demek zor.
Aristoteles, karakterin tekrar edilen davranışlarla oluştuğunu söyler. Her küçük yalan, her tutulmayan söz, her çıkar için yutulan itiraz insanın karakterine eklenir. Omurga bir günde eğilmez. İnsan önce küçük bir haksızlığa susar, sonra kendi çıkarı için verdiği sözü çiğner, ardından yaptığına kılıf bulur. Bir bakmışsınız, dün eleştirdiği ne varsa bugün kendisi olmuştur.
Kant’ın sorusu da insanı kaçacak yer bırakmadan yakalar: Herkes senin yaptığın gibi davransa, nasıl bir dünyada yaşardık? Herkes çıkarı değişince sözünden dönse, kime güvenirdik? Herkes işine gelmediğinde haksızlığa sırtını çevirse, adalet kimin için kalırdı?
Gurur, başkasını ezmek değildir; kendi değerini ucuza vermemektir. Haysiyet, güçlüye yaranıp zayıfı ezmek değil, kimse görmüyorken de doğru kalabilmektir. Şeref, yüksek sesle kendini anlatmakla kazanılmaz. Verdiğin sözün arkasında durduğunda, yanlış yaptığında kabul ettiğinde, çıkarına dokunsa bile haksızlığa ortak olmadığında görünür.
Şimdi soralım: Yirmi birinci yüzyıl kişiliksizliğin, omurgasızlığın yüzyılı mı olacak? Eğer döneklik “uyanıklık”, vicdansızlık “güç”, başkasını kullanmak “başarı” diye alkışlanırsa, evet; tarih bu çağın insanını sözüne güvenilmeyen, her değeri çıkarına göre eğip büken biri olarak hatırlayabilir.
Ama kimse “Çağ böyle” diyerek kendini temize çıkaramaz. Çağ kimseyi zorla dönek yapmıyor. Kimseyi zorla yalancı, vefasız, vicdansız kılmıyor. Herkes bir noktada seçim yapıyor: Ya sözünün arkasında duruyor ya da işine gelmediğinde sözünü çöpe atıyor. Ya haksızlığın karşısında duruyor ya da kendi rahatını korumak için susuyor.
İnsan parasını, makamını, çevresini kaybedebilir. Ama kendine duyduğu saygıyı kaybettiğinde, elinde ne kalır? Herkes tarafından alkışlanıp kendi vicdanında mahkûm olmak mı?
Sözünden dönenler kendilerine “akıllı” diyebilir. Vicdanını susturanlar kendilerine “güçlü” diyebilir. Ama insanın kendine taktığı ad, gerçeği değiştirmez. Karaktersizliğin yeni bir adı yok. Sadece daha iyi saklanmaya çalışıyor.












